© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

saka kuşu: ezoterik müziğin peşinde

Mart 5, 2026
Burak Bayülgen

Paylaş

ARP’IN SESİNDEN

Bilim Kurgu, Fantazya ve Korku Akademisi tarafından “En İyi Fantastik Albüm” olarak seçilen Sylvia Woods’un The Harp of Brandiswhiere adlı kaydı Keltik arp için yazılmış, dünyayı arpı sayesinde kurtaran efsanevi bir kahramanın hikayesini anlatmaktadır. Efsanede kötü büyücüler de yer alır, sihirli arpçılar da. Sylvia Woods Amerika’da Keltik arp üzerine yoğun çalışmalar yaparak (bu çalışmalar bir arp merkezi kurmaya ve keltik arp satışına kadar uzanmaktadır) ve arpın sihirili bir dünyadaki konumuna sıkı sıkıya tutunarak The Harp of Brandiswhiere Süit’ini günümüz dinleyicilerine aktarmıştır. Tarihin en eski telli enstrümanı olarak bilinen arpın mistisizmini Kilise de kullanmıştır:

Karanlık yüzyıllardan sonra, lirin müjdelediği üç kenarlı arp Batı Avrupa medeniyetinde yeniden ortaya çıktı. 4. Yy.’da keşişlerin vokaliyle müjdelenen Gregoryan ilahileri Kilise’de tapınma ayinlerinde kullanılıyordu. Keşişlerin seslerine eşlik etmesi için arp tercih edilen bir enstrümandı. Arp, erken dönem kilisenin izin verdiği nadir enstrümanlardandı. Üflemeliler, vurmalılar ve çıngıraklar Şeytan’ın enstrümanları olarak değerlendiriliyordu” (Vardy, 2013)[1].       

Efsanelerde yer edinmiş, pek çok coğrafyaya ve kültüre mal olmuş, sihirli olarak atfedilen bir enstrümanın Dünya haritasını yanına almadan çıktığı yolculuğun uğrak yerlerinde Johann Sebastian Bach’ın klavsen için yazdığı Goldberg Varyasyonları’nı klasik arp ile yorumlayan sanatçı Sylvain Blassel gibi isimlerle karşılaştık. Aynı yorumcunun yine klasik arp ile icra ettiği, Franz Liszt’in piyano için yazdığı Transcendental Works’üyle karışalaştık… Heybetli müziği ezoterik olarak nitelendirilebilecek, doğası gereği hiçbir ekleme veya çıkarma yapılmadan arpa uyarlanabilinen Goldberg Varyasyonları’yla karşılaştık… Keltik arpın ve Keltik repertuarın aracılığıyla bir kültürün kökenlerini araştırmak üzerine çıkılan keşfin Ortadoğu’ya kadar uzandığı deneyimlerle karşılaştık… Zaman makinesine atlayıp ta gerilere gittiğimizde, bardlar, troubadorlar aracılığıyla ağızdan ağıza aktarılan ve arpın eşlik ettiği hikayelerle karşılaştık… Saraylarda kralların önünde bizzat bu enstrüman ile çalınan ve mistisizminin yanında soylulaşan melodilerle karşılaştık… 

YERYÜZÜNÜN ARMONİSİ

Anonim bir eser olan The Fairest Nymph, Orlando Gibbons’un bastığı tuşlarla bu mitolojik figürü değil, Nymph’in şekillendirdiği doğanın dünyevi izlenimini yüceltir. İlahi ile dünyevi arasında gidip gelen ve mevsimlere bahşedilen insan sesi, kuş cıvıltılarını taklit eden flüt sesi bir semi-operanın içinde hem dünyevi olanı temsil eder hem de kendi ilahi katından dünyevi olanı yorumlar. (Henry Purcell’ın The Fairy Queen’i). Arpa sihirli doğasının yanında dünyevi bir armoni bahşetmek için insanın folklora ilgiyle yaklaşması yeterlidir çünkü ezoterik müziğin izinde olmak ne Pan’a ne de Oberon’a aittir.

Müziğin taklit ettiği doğa ve doğanın koynundaki canlılar insanoğlu için  bir öngörü oluşturur: Doğaya egemen olduğunu kanıtlamaya çalışan insan ne kadar doğaya yakın olursa yahut doğaya (geri) dönerse, doğanın koynundaki canlıların notalara dönüştürülebilen seslerini bir o kadar işitebilir. Ancak doğaya geri dönen müzik ‘kültür’ değildir. Öyle olsaydı sadece ritme dönüşürdü ve ritm de kendini kuş seslerine, ağaçların hışırtılarına, mevsimsel olaylara (gökgürültüsüne, yağmur sesine) bırakırdı. Müzik susardı. Doğa konuşurdu.

Nymph’in şekillendirdiği doğa ise sadece hayal gücüyle perçinlenmiş gözlem aracılığıyla ‘kültür’e ulaşmalıdır. ‘Kültür’ onu taklit ettiği müddetçe kuş sesi flütün ezgisine dönüşür, ta Öte’lere ulaşır. Ancak, insanoğlu dünyevi yaratılarından ilham alarak müziğe, ulaşılamayan, ulaşılamamış ve ulaşılamayacak olan ilahi bir katmandan yeryüzüne inmiş bir sanat muamelesi yapar. Gibbons’ın müziğini de Nymph’in şekillendirdiği doğaya ve manzaraya duyulan bir şükran olarak duyumsar. İlhamı yeryüzüne davet etmek ister çünkü ilahi katmana atfedilen şeyin müzik aracılığıyla yüceltilen şey olduğunu varsayar.

Debussy’nin Midi D’un Faune eseri flüt ile açılır. Syrinx ise eşliğe gerek duyulmadan tek bir flüt için yazılmıştır. İşte, çok ses ile tek ses arasında bocalayan şeyi ‘kültür’e yükleyen o tınıdır. Keşişlere eşlik eden arpın ilahi konumu özerktir. O arpa bir misyon yüklenir. Tanrısal kattan çekip alınır ve dünyevi kaderiyle baş başa bırakılır. Flüt mistisizmi yeryüzünde arar. Faun’un Öğleden Sonrası gibi ezoterik hayallere dalar. Syrinx’teki flüt, bestecisine dünyevi benliğini hatırlatır.

Yukarıda adı geçen eser, Pan’ın flütüyle Apollon’un lirinin düellosuna kayıtsız kalmalıdır çünkü “tersten çalma” yarışmasına ihtiyaç duymaz. Apollon’un lirini ve Pan’ın flütünü yeryüzü zaten ödünç almıştır… Düello diyaloga ve kendi içinde kehanetler üreten monologlara dönüşmüştür.

Müzik elektronik platformlarda icra edilirken bile ilkelleşmektedir. Steve Roach veya Mortiis geleceğe ait ilkel bir müzik yapmaktadırlar. İlk isim totemleri merkeze alır. İkinci isim ise edebiyatı merkeze alır. Bazen korkutsalar da müziğin ilkelleşmediğinden şüphe duyulmaz. Hem Steve Roach’un hem de Mortiis’in müziği Tanrılara eşlik eden arp simgesinden yola çıkar. Olanakların, zenginliğin hatta curcunanın içinde o en ilkel arpı arar. Doğanın kendi sesine döndüğü bir ilkelleşme yerine, müzikal söylemin özüne doğru ilkelleşen ve olağanüstü tınılar veren arpı arar…

YERYÜZÜNÜN KENDİ SESLERİ

İlkel ve olağanüstü tınılara sahip, tüm teknik imkanlarıyla doğanın minik bir serçeye bahşettiği sese doğru giden o enstrümanı yakalayan kültürler karmaşaya değil, onun doğada temsil ettiği her şeye aşinadır. Vivaldi’nin Saka Kuşu’nda flüte eşlik eden yaylılar, eserin orta yerinde susmakta haklı değiller midir? Flüt artık tüm teknik kullanımını bir saka kuşu taklidine yöneltmekle yükümlüdür. Heyecan verici olan ise, flüte hakim olan hünerli ellerin öncelikli amacının bir saka kuşu sesini yakalamaya çalışmasıdır. Zaten ‘kültür’ün doğa üzerindeki hakimiyeti doğayı taklit etmeyi bile kendi lehine çevirmek üzerine tasarlanmadı mı?… Müzik sustuğu takdirde doğanın yahut mensuplarının kendi seslerinin sanatsal bir müzik olamayacağını zaten dile getirdik. Ama kuş sesini taklit eden bir düdüğün (tin whistle) ‘kültür’ün başarısı olduğu her zaman kabul edilmelidir. Vivaldi flüte kültürün yükleyebileceği tüm doğallığı yükledikten sonra yeniden yaylıları kullanacaktır. Sanki yaylılar flütün doğa taklidinden uzakmış gibi… Daha da heyecan verici olan ise, yaylılar eşlik ederken bile flüt saka kuşunun gerçek sesine olan yatkınlığını kaybetmeyecektir. Armoni tüm doğaya özgülüğüyle kültürün oluşturduğu kurama adapte olacaktır.

Ezoterizmden ödünç alınan ve Nymph’in şekillendirdiği doğayı yücelten flüt, o şekillenen doğanın ta kendisi oluverir. Artık yüceltme notalarda değil, algıdadır. Algının kuş sesini seçebilmesini sağlayan ise ‘kültürel’ kulaktır… Müzik doğanın sesine doğru yol alırken ezgi suskunluğa teslim olmaz ve yine ‘kültür’ün elinden çıkıverir.

Doğaya geri dönen müziğin ‘kültür’ olamayacağı önermesine ek olarak bir Saka Kuşu’nu canlandıran flütün tamamen ‘kültür’ olduğu önermesini koyalım. Bırakalım gök gürültüsü, yağmur ve fırtına bir timpaninin veya bir piyano tuşunun sesiyle canlandırılmak istensin. George Winston’ın Rain (Yağmur) eserindeki tekrarlarla yağmur önce çiselesin, artsın ve nazikçe durulsun çünkü kök olan arp, doğanın salt kendi sesine dönüşen bir ilkelleşme yerine, müzikal söylemin özüne doğru ilkelleşirse olağanüstü tınılar verir.

Doğa kendi tınısına doğru giden müziğe kaynağını belirtme şartı koşmaz. Kendini doğrudan kaynağa benzetmekle de yükümlü değildir çünkü doğa kendi sesine referans vermez. Kültürel bir varlık olan dinleyici doğanın kendi sesini ararken bu sesle müzik yoluyla özdeşleşir. ‘Kültür’ün ilkelleşmesi demek doğanın tınısını kaplayan etnik yapıdan beslenmek demektir. O ilkel arpı arayanların kültürel birikimine vurgu yapan bir ilkel ses her daim var olmalıdır.

Bir atın dört nala koşmasının elektronik platformda üretilmesi doğanın ilkelliği kadar atın kültürel çıkarımlarıyla ilişkilidir. O, ilkel arpı bulmuştur. Arpa olan bağıyla susan bir doğayı değil, bolca konuşan ve kendi akustiğiyle tınlayan doğayı irdelemeye çalışacaktır. Şayet doğadan ödünç aldığı sesleri ‘kültür’ün koşullarıyla oluşturuyor ise, Saka Kuşu’nun neden kendi sesini ‘kültür’e rahatlıkla teslim ettiği anlaşılır: Bir at sesini yakalamaya çalışan müzisyen “epik” (çünkü at üstünde savaşı tasvir edebilir), bir Saka Kuşu’nu yakalamaya çalışan müzisyen “pastoral” herhangi bir düşünceye atıfta bulunabilir.  

O İLKEL ARP’A ULAŞANLAR, KAOS, UYUM ve SÜKÛNET

Büyük Liszt’in Wagner  uyarlamaları Wagner’in piyano ile olan ilişkisini gündeme getirmiştir. Piyanonun fizyolojisi müzikal fikirler için geniş olanaklar sağlar. Piyanonun Wagner’in müzikal düşünüşüne birinci dereceden etki eden bir enstrüman olması Wagner’in ezoterik tınıyı mitolojiyi bünyesinde barındıran o en eski arp ile yakalamasını sağlar.[2] Grieg’in mitolojiyi sığdırdığı piyanosu, Wagner’in mitolojiyi başlattığı enstrümandır. Doğayı sarıp sarmalayan ‘kültür’e ait bir tınının kuşkusuz kendi yerel coğrafyası olacaktır. Saka Kuşu’nu temsil eden flütün tüm kuşları temsil ettiği iddiası Rönesans bestecisi John Bull’un mistisizme ulaşan klavye dokunuşlarının eşdeğer fantazyaya sahip diğer yerel ‘kültürel’ kardeşlerini yok sayar: ‘Kültür’e ait bir battaniyenin doğanın tınısının yerine geçmesi Grieg’in folk efsanelerine kadar uzanmak zorundadır –ki bir İneğin Çağrısı da Saka Kuşu kadar yalın bir şekilde temsil edilebilsin ve ilkel arp her ‘kültür’ün kendi kurucu paradigmasının yerine geçebilsin. Grieg’in piyanosu doğayı kendine ne denli referans gösteriyorsa ama buna rağmen bu referans öyle kolayca keşfedilemiyorsa, ‘kültür’e ait müziğin doğayı bir battaniye gibi örten yapısı ortaya çıkar. Ezoterik müzik artık iki dünya arasında bir yer edinecektir. Tıpkı bir ütopya gibi… Orta Dünya gibi…

Bir şeyi süslemek için gölge nasıl gerekliyse, “muğlaklık” da onu anlaşılır hale getirmek için o kadar gereklidir. Sanat, belirsiz düşünce tülünü onun üzerine örterek, hayatın görünümünü dayanılır hale getirir” (Nietzsche, 2003, s.151)[3].

Ritmin ve ölçünün müzikal bir fikri (hatta o en ilkel arpı) uyumluluk kalıplarına yerleştirmesi, yukarıda değinilen iki dünya arasındaki fantazyanın bile özünde kusursuz bir manzaraya eşlik ettiği fikrinden uzak durmaktadır.

Ezoterik müziğin kendi kendini temsil edebilme alanı ve bu alana insanoğlunun geçmişten günümüze yüklediği tüm şeyler, ezoterik alanın kaotik talihsizliğinden çıkış yolu bulmaya çalışır. Ancak ezoterik müzik ‘kültür’ ve doğa arasında bir düzen inşa eder. Bu düzeninin içinde yer alan müzikal fikirler, cümleler ve sözcükler tıpkı ilkel arp gibi temel ihtiyaçları karşılar.     

SONUÇ OLARAK BİR İLTİFAT

Artık bir eser adı olmaktan çıkan Saka Kuşu müziğe ve bestecilere kendi tınısını bahşetme fedakarlığında bulunmuştur. Bu fedakarlıkla bestecinin kendisini, kendi konumunu ve eserlerini büyük bir ciddiyetle fark etmesini sağlamıştır. Artık o, yaratıcısından prens ve prenses tablolarındaki iltifatı beklemez. Kendi tınısını bahşederek ezoterik boyutlara ulaştırdığı müziğe iltifat etmiştir. Aynen yağmur da George Winston’a iltifat ederek kendi tınısını vermişti. Artık ezgileşmek için elini açmış, dilenen bir yağmur işitilmez… Mussorgsky’nin The Old Castle’ının Viktor Hartmann’ın resimlerine iltifatı ve resimleriyle ittifakı, Saka Kuşu’nun ‘kültür’e iltifatı ve ‘kültür’le ittifakı; aynıdır… İltifat kabul edilir, ittifakla coşulur…

“Söylendiğine göre…” diyerek efsaneleşen A Night On Bald Mountain, bestecinin olağan-dışı bir tablosudur. “Söylendiğine göre…”nin, yani halk arasındaki geleneksel hikayelerin müzikal bir geri dönüşümüdür. İçeriğindeki tema dışında hiç kimseye iltifat etme zorunluluğu yoktur çünkü bestelenen artık sahte bir tablo değildir.

Bu iltifat William Butler Yeats’in Stolen Child şiiri gibidir. Periler de tıpkı o çocuğu kendi diyarlarına çekmek istedikleri gibi dünyevi armoniyi kendi diyarlarına çekmek isteyeceklerdir. Öyle ki artık ne ocaktaki çaydanlık duyulacaktır ne de sandığın etrafında gezinen fare… Bu ezgi var oldukça dünya henüz o diyardan daha fazla ağlanacak bir yer değildir. (Şiirde öyle der: Dünya sandığından çok daha fazla acıyla doludur). Zaten insan hem ezoterik müziği sayıklayıp durup, hem de o diyara kapılıp bu dünyadan soğursa, kardeşinden ayrılmanın verdiği hüzünle yazılan Bach’ın Capriccio’su geçici bir hüzünden başka bir şey sayılamaz.


[1] Vardy, A., (2013). Harp History. https://www.alisonvardy.com/harp-history.html

[2] Tüm bunlara rağmen Wagner bir piyanist besteci olarak ünlenmek istememiştir.

[3] Nietzsche, F., (2003). İnsanca, Pek İnsanca, 1. Cilt, Tr. Cemal Atila, Say Yayınları. s. 151.


Diğer Yazılar

Chiaroscuro: Işık ve Gölge Kombinasyonu Üzerine Bir Bakış ve “Meryem’in Ölümü”

Eserin görsel özellikleri, ona nasıl baktığımızı ve ondan nasıl anlamlar çıkardığımızı belirler. Bize görmediğimiz b…

Anne! Rüyamda Kurtlar Gördüm:  The Company of Wolves (1984) Biraz Psikanalitik Bir Okuma

–  I’ll tell you a story of a wounded wolf.(Sana yaralı bir kurdun hikayesini anlatacağım.) “Kurt, etoburluğun vü…

yüksel

YükselGökyüzündeki zeytinUmut ışınlarıGülüyorumBir şansın şansıYaşıyoruz çünkü yapıyoruzYapıyoruz çünkü yaşıyoruzcau…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .