önsözümsü
Hayatımdaki küçük şeyleri değiştirmek adına aldığım ilk kararlardan biri, istifçilikten maximalistliğe doğru geçmek oldu. Üniversite yıllarımdan kalan eşyalarımı ayıklarken, ders notlarımın ve eski çalışmalarımın arasında bu metni buldum. İlk senaryo dersi ödevim, ilk kısa film projem. İnci ile nostalji kuşağına hoş geldiniz. Bu yazıda senaryonun kendisiyle değil, kısa hikâyesiyle devam etmeyi tercih ediyorum.
Bu hikaye, Orkun Uçar’ın öykülerden oluşan Kızıl Vaiz (2002) adlı kitabında yer alan aynı isimli öykünün uyarlamasıdır. Orijinal öykü yalnızca diyaloglardan oluşur. Bu uyarlamada diyaloglar, özgün metne büyük ölçüde sadık kalınarak korunmuştur. Proje aşamasındayken, yaklaşık yirmi yıl önce, yazarından izin de alınmıştı ama asla çekilmediği için zaman aşımına da uğramış kabul edilebilir.
Genç çocuk ter içindeydi. Soğuk hava yüzünden ağzından çıkan duman arkasında bir iz bırakıyordu. Peşinden gelen köpek seslerinin gittikçe daha da yaklaştığını duydu ve daha da hızlandı. Küçük bir orman patikasında ilerliyordu. İzini kaybettirmek için tek yolu, bu karanlığa rağmen gecenin içinde ormanın derinliklerine karışmaktı. Bu yüzden patikadan ayrıldı ve ormanın içine doğru ilerledi. Köpek sesleri biraz daha uzaklaştı. Arkasındaki grubun ellerindeki meşale ve fenerlerin sadece ışıklarını görebilir oldu. Küçük bir derenin içinden geçti. Koşmaya devam etti. Bir süre sonra ormanın derinliklerinde bir ışık gördü, o tarafa doğru ilerledi. Bir tepeyi aştıktan sonra aşağıda küçük kulübe gördü. Koşarak kapısına gidip kapıyı yumruklamaya başladı. Köpek seslerini yeniden duyulmaya başladı. İri yarı bir adam kapıyı açtı. Adam, karşısında üstü başı çamur içinde, nefes nefese, yanakları al al olmuş genç çocuğu gördü ama yüzünde herhangi bir duygu işareti belirmedi. Çocuk adamdan yardım istedi; peşinde olduklarını ve onu öldüreceklerini söyledi. Adam yine tepkisiz bir şekilde içeri girmesini söyledi. Çocuk hiç düşünmeden içeri girdi ve kapı kapandı. Köpek sesleri ve meşaleler kulübenin uzağında bir süre durdu. Sonra uzaklaştılar.
Kar yağıyordu. Adam elinde tüfekle önde, çocuk ise üzerine büyük gelen kabanına sımsıkı sarılmış hâlde arkada ilerliyordu. Çocuk bir anda sağ tarafına baktı. Bir süre oraya bakakaldı. Baktığı yönde, karşı tepenin ortasında yalnız başına bir ağaç duruyordu. Kışın yapraklarını döken diğer ağaçlardan daha da cansız duruyordu. Bu kocaman ağacın, yakınında başka bir ağaç daha yoktu. Bir süre daha baktı ve dönüp adamın peşinden yürümeye devam etti. Her gün o yol üstünde kış boyunca çocuk yine durup ağaca baktı. Şiddetli bir tipinin ardından yine aynı yolda çocuk ağaca baktı. Ağacın üstü karlarla kaplıydı, etrafında hiç bir şey kıpırdamıyordu.Adam çocuğun, biraz ilerideki tepenin üstünde duran, ölmeye yüz tutmuş ağaca baktığını gördü, tüfeğini sıkıca kavradı, ifadesiz bir şekilde seslenince çocuk adama doğru yürümeye başladı.
Bahar artık çok yakındı. Karlar yeni erimişti. Ağaçların arasında, çamuru ezerek derin çukurlar araçan ağır botlar oldukça sessiz ilerliyordu. Hemen arkasında ise çamurda ilerlemekte oldukça zorlanan ayağına oldukça büyük gelmiş botlar geliyordu. Adamezbere bildiği yolda, tek bir çalıya dahi takılmadan ilerliyordu. Çocuk da artık yolu bildiği için adamın arkasında durmuyor, bazen öne geçiyordu. Çocuk aynı yolda yine ağacın oradan geçerken durdu. Ağaca her zaman olduğundan daha uzu baktı gözlerini kıstı. Bahar geldiği için diğer tüm ağaçlarda kuşlar cıvıldaşırken bu ağaçta tek bir hayat belirtisi yoktu; buna rağmen tüm heybetiyle tepeye hâkimdi. Adam ağaca bakan, çocuğun yanından geçip gitti. Bir süre sonra çocuğun arkasından gelmediğini fark etti. Dönüp nereye baktığını görünce ilk defa hafifçe sırıttı. Diğer ağaçlar güçlü ve sağlıklı olduklarını göstermek istercesine hafif rüzgârın etkisiyle hışırdarken bu ağaç, yaşamaya çalışan, ölü doğmuş gibi görünen son bir kaç yaprağını toprağa kurban veriyordu. Çocuk dayanamadı ve adama doğru dönüp bağırdı: “Bu ağacın diğerlerinden ne farkı var?. Dikkat ettim de hiç kuş konmuyor.” Adam yüzünde hâlâ hafif gülümsemesini kaybetmeden,“Gel, yanına gidelim.” dedi. Adam önde, çocuk arkada, ağaca doğru olan tepeyi yavaşça tırmanmaya başladılar. Adam arkasına bakmıyordu; gözlerini kaçırmadan ağaca bakıyordur. Çocuksa merak içinde bir adama, bir ağaca bakıp diğerlerinden farkının ne olduğunu düşünüyordu. Toprakla ilgili pek bir şey bilmese de birbirine yakın ağaçlarda bir sorun yoktu. Bir hastalık olsa diğer ağaçlara yayılabilirdi. Toprak aynı topraktı.Çevrede suyunu kesecek fazla ağaç da yoktu. “Sorun tepede olmalı,” diye düşündü. Ağacın yanına geldiklerinde ağacın aslında bayağı büyük ve yaşlı olduğunu gördü. Etrafında büyükçe birkaç kaya vardı. Bir tarafında da bir kütük duruyordu. Kütüğün üstünde bir balta saplı şekilde duruyordu. O sırada adam tüfeğini indirdi ve ağaca yasladı. Çocuğun o an tüm ilgisi ağacın üstündeydi etrafına bakıyordu. Çocuk daha fazla dayanamadı: “Hadi anlat, çok merak ettim. Bu ağacın öyküsü ne?” dedi. Adam etrafına bakarak, “Bu ağacın diğerlerinden ne farkı var?” dedi. Çocuk biraz daha etrafına bakındı, sonra ağacın tam altındaki toprağı avuçladı ve elinde ezince kil gibi olduunu gördü. Çocuk, “Toprağı kırmızı gibi… ama neden?” dedi. Adam bunun üzerine, “Şurada toprağın üstüne çıkmış kökü görüyor musun? İşte o köke kulağını daya.” dedi. Çocuk biraz garipsedi. Tereddüt ettiğini gören adam,“Sakın çekinme. Üstüm falan kirlenir diye düşünme, eğil; başka türlü anlayamazsın.” dedi. Sesi kızgın ve sabırsız gibiydi. Merakına ve adamın ses tonuna yenik düşen çocuk, eğilip kulağını köke dayadı. İlk başta bir şeyler duymaya çalıştı. Sonra duyduğunu sandı ama gelen seslerin dışarıdan olduğunu fark etti. Toprağa yakın olduğu için sessizce ilerleyen ayak seslerini duymuştu. Tam kafasını kökten kaldırıp,
“Hiçbir şey duyamı……” diyeceği sırada sözleri havada asılı kaldı, gözlerini parlak bir cisim kamaştırdı. Kafasının üstünde duran demirin neye ait olduğunu anladığında artık çok geçti. Eti kesen tek bir darbe sesi duyulduğunda, yakındaki ağaçların hiçbirinde tek bir kuş bile kalmamıştı. Adam hafifçe sırıtıp ağacın dibinde, ayaklarının arasında duran çocuğun bedenine sonra yuvarlarak uzaklaşan, anlamsız parçasına bakarak mırıldandı:
“Kuşlar, uzun zamandır toprağı kanla beslenen bu ağaca konmazlar.”
Three of Crows ( Kargaların Ağacı)- Caspar David Friedrich (1822)