Sözü yazıya dökmenin kuşkusuz çok fazla yolu var. Yazının kalıbı kadar sözün kıvamı da mühim elbette. Her zaman kuşu uçurtmadan mürekkebe, ardından kâğıda kondurmak kolay olmayabiliyor. Peki, kalemi tutan el? El deyip geçmemek gerekiyor. Yazarın kalbindeki titreşimi, satırlar arası taşıran o elin kendisi. Dijital devrim bu otantik ilişkiye türlü çeşit çelmeler takmış olsa da yazmak hala zorluklarını koruyan bir edim. Bilgiler, analizler ve yorumlar… Toplamak, pişirmek, sunmak mekaniği Eco’dan sonra da aynı sağlamlıkla işlemeye devam ediyor. Neyse ki artık tüm bu hassas ayarları yapacak yeterince yetişkin robot var. Hem de bu robotlar hafızanın ambarında demonte bekleyen birikimi, kalıbına döktüğün an, kusursuz bir yazıyı anında servis etmeye her zaman hazır. Hatta robot yasalarına sadık kalıp, tamamen iyi niyetle, bütün kusurlarını budamaya da aynı derecede hazır ve gönüllü. Haliyle kusurlar şahsi olacağından yazının kusursuz ve şahsiyetsiz olması kaçınılmaz bir son. Söz uçsa daha hayırlı olacak demeden edemiyor, doğaseverler.
Türlü soruların ardından yazmaya kendimi ne açıdan ve ne kadar ikna edebildim, emin değilim. Trendler ve topiclere dokunmadan ilgi uyandırmanın bir yolunu aradım bir süre. Penguen’den bahsedeyim dedim, eğreti geldi. Biraz da tutuklanmaktan çekindim. Lafı eveleyip geveledim. Sonunda yazının iskeletini asgari düzeyden kurdum. Bir yazıdan beklenen en azından okunup sindirilecek bir ürün olması sanırım. Hem nasıl olsa kendi ‘kültür ürünümü’ ima ettiğim an, tepemde bir editör belirecek. Bu yüzden göz kamaştıran ışığa fotonlarımı ben de eklemeye kalkıştım. Zaten her şeyin açık seçik, belirli, kusursuz, mükemmel, pırıl pırıl meydanda olmasına aldırmadan saldım kendi fenerimi ortaya. Büründüğüm umursamaz tavrımın altında entelektüel ambalaj gıcırdarsa da, ışığa karışmış olmanın güveni şimdiden her yanımı sardı.
Bu amaçsız salınmayı tamamlarken, pedala yüklenip direksiyonu kırmanın zamanı geçiyor. Fakat ne çare; sapılacak bir ara sokak kalmadı ki ıssız, epeydir kimse uğramamış, karütüsü bozulmamış olsun… Her yer tertemiz. Çöpçülere yeterince sitem edilmemiş olsa ben de bir kaide tuttururdum şimdi. Hiçbir şeyin tozlanmasına müsamaha gösterilmemesi söz konusu. Bir okur çıkıp müsamaha kelimesini demode bulsa şaşırmayacak haldeyiz. Kimin nereden nasıl bir miting yapacağı hiç belli olmuyor. Asfalt kendi adamlarını topladı, bütün patikaları söktü ve zifti döşedi, birisi şaire haber versin: Ölecekse beklemesin adam!
Kitaplar dahi tozlanma şansını bulamadan geri dönüşüyor. Roman okunmaz diye sırrımızı raflarına sakladığımız kütüphaneyi müdürün biri e-kütüphaneye çevirince bizim sırlar saman olmuş çoktan. E-besinin örekesine okkalı bir küfredeyim dedim, çoktan beş üzerinden üç virgül sekize karar kılmış algoritma.
Her şey her şeye, herkes herkese dönüşüyor. Kimseyle baş başa kalmak mümkün değil. Duyarsızlaştırma derneğinin üyesi olmanın gerginliğini üzerimde hissetmeye başladım. Zira duyardan başka buluşabileceğimiz bir yer kalmadı. Duyarlar arası bir tepkileşim sürüp gidiyor. İnsan ilişkileri etkileşimden, tepkileşime doğru freni patlamış durumda. Artık etkili olmak imkânsız. Yazılar, filmler, oyunlar, düşünceler, reklamlar, ideolojiler ve dahası bütün bir kültür ürünü etkisini yitirmiş halde. Gerçeğin genel geçer statik görünümü, yerini öznel bir kayırmacılığa dayanan, dinamik bir gerçeküstülüğe bıraktı.
Gerçek üzerine kavramsal kargaşayı felsefeciler çözsün diye umardım. Gelin görün ki YouTube içeriği üretmek hayli zaman alıyor, onları da anlamak lazım. Biz iyisi mi bir stalker bulup sinema da gerçeğin izini sürelim. Blow Up (Michelangelo Antonioni, 1971), Close-Up (Abbas Kiyarüstemi), After Hours (Martin Scorsese, 1985) gibi nice klasiklerde görünüp ortadan kaybolan, muğlaklaşan, önemsizleşen gerçek, büsbütün ekranı terk etti. Artık sinemada sahtelik yerini gerçeküstülüğe bırakıyor. Seyirci yönetmen, baş oyuncu hatta senaryonun kim, ne olduğuna karar vermek zorlaşıyor. Güzel bir örnek de Veysel Ayvazoğlu’nun kısa filmi, belki de mokumenteri. Film bir yasal uyarı imasında bulunarak gerçekle ilk mesafesini adıyla belirliyor: Bu Bir Kültür Ürünüdür. Stalkerımızın adı ise Batuhan. Sinemacı olabilmek için Tarkovski’yi sevmek zorunda olanlardan olduğu için onu seçiyoruz.

Baudrillard’ın alarmını biz de duymuyoruz ve film başlıyor. Genç bir sinemacının Batuhan’ın, arayışlarına tanık oluyoruz. Her defasında daha komik hallere düşen, bunlardan gocunmayan, başka şeylerden gocunduğunu sezdiğimiz fakat bunu kendisi de bilmeyen bir adam. Onun belgesel çekmek için konu arayışını kesit edinen film aslında modern karakterden postmodern tipe de bir tünel kazıyor. Batuhan kendini tanıtmaya başladığı andan itibaren bir alenilik oyununun içinde tünele girdiğimizi anlıyoruz. Batuhan bile ilk sahneden kendini değil izleyiciyi, ya da tüketiciyi, önemsiyor. Dünyaya sinemacı olmaya gelip gelmediğinden çok buna inanmamızın öneminden bahsediyor. Öyle ya da böyle samimi itiraflar ile filmin rengine tam alışıyorken mendil satan çocuk kadraja giriyor ve büyü bozuluyor. Batuhan dönüp çocuğa baktığında ise hem yüzündeki samimi ifade hem de duyguyu taşıyan filtre ortada kalkıyor. Bu oyunlu girişten anlıyoruz ki yönetmen katmanları üst üste koyarak bizi tek bir manzaraya davet ediyor. Van Gogh’un tarlasını andıran bu manzara resimle aynı hissi besliyor: Artık bir çıkış yok gibi. Batuhan ise bu tablonun ortasında ne kendisini, ne etiği ne başka şeyi önemsiyor. Onun tek umursadığı şeyin kamera olduğu anlaşılıyor. Kameranın önüne koymak için aranıp duruyor. Bir şey bulamayınca kendi arayışını koymayı deniyor. Kendi hikâyesini anlattığı bir belgeseli çekiyor. Bu deneme onu bir ‘ürüne’ kavuşturuyor kavuşturmasına fakat otantik ve şahsi olan yani kendisi ortadan kalkıyor. Batuhan en baştan bu bir kültür ürünüdür diye uyarmasına rağmen tüketimi eleştiriyor. Film boyunca ortaya koyduğu şeffaflığına rağmen sahteliği ima ediyor. En sonunda bütün samimiyeti yıkan samimi tavrı sayesinde Ouroborosa dönüşüyor.
Film biterken Batuhan’ın geç kalmasıyla aslında gördüğümüz her şeyin set olduğunu anlıyoruz. Bu tatsız sürpriz hiç şaşırtmıyor. Film de kavşaklarını bitirip kendi son düzlüğünde kuyruğuna kavuşuyor.

Her şey kendi içinde ve etrafında dönedursun, bütün köşeler tutulmuş durumda. Duygular, duyarlar, ilişkiler ve her şey o kadar tüketilmiş bir halde ki ne söylenebilir, ne çekilebilir ne yeniden yaratılabilir… Bütün parametreler bir bir erimiş ve insana sadece absürt, saçma, öylesine –random, bir gülüş kalıyor. Batuhan sırıtıp duruyor. Kendi bilgisayarında çalışırken boş bir sayfada sürekli aynı random gülüşü tekrar yazıyor. Çağın ona bıraktığı tek yaratım bu; rastgelelik. Jack Torrence gibi çıldırma hakkını hiç kimse kimseye vermiyor artık. Jack en azından kendini ifade ederken, Batuhan bu haktan tamamen mahrum bırakılıyor. Jack Torrence hayaletler balosuna katılmaya hak kazanıyor çünkü gerçeği onu bir karaktere dönüştürüyor. Batuhan ise kendi gerçeğine kendisi bile temas etmeden, oldukça hijyenik, seri üretim bir tip olarak paketinde sıkışıp kalıyor.
Neticede film Batuhan’nın yaratım krizini, onun etrafında örülü duvarlarla ilişkilendirip mutfağı ve sahnesiyle sinemaya bir bütün olarak aynadan bakıyor. Görünenden görünmeyene sinemanın gerçeklerini ortaya saçıyor. Fakat bunun ne önemi var ki? Gerçeği bilmek, fark etmek, anlamak neyi değiştirir ki? Sorularını da kendisi ekliyor. Batuhan yediği tokatı, klarnetçi verdiği pozu, mendil satan çocuk aldığı parayı gerçek mi sahte mi diye umursamadan sadece kabul ediyor. Üretmenin imkânsız hale gelmesine karşın, tüketmek son derece absürt ve kolayca akıp gidiyor.

Onulmaz bir yumurta tavuk çıkışması Batuhan/insan ile sinema/kültür arasında insanın aleyhine çatlamak üzere. Ölmeden görülmesi gereken yerler listesi, doğumdan önce ultrason resmimize iliştirilip buzdolabına asılıyor. Toplayıp mitili into the wild yaparım denilmeye görsün, termos reklamları her yandan yağmaya başlıyor.
Kıyameti, Ricky Gervais Dante’den hallice işleye dursun; her halükârda tüketim cehennemi artık çok komik bir yere dönüşmüş durumda. Hem antik dünyayı mezarında hasedinden rövaşata attıracak ürünlerimiz yapay zekâyla, dronelarla da sınırlı değil. Mesela aynı nehirde iki kere yıkanmak mümkün artık: Nehirlere devir daim eklendi, eklenmek üzere.