Perşembe
Ruat artık ilaç kullanmıyor. Hani her sabah yuttuğu “kafa dengeleyici” haplar var ya, onlar artık piyasada yok. Önce ona “stokta yok” dediler, sonra “belki haftaya gelir” diye oyaladılar, ama anlaşılan ilaç Türkiye’den çekilmiş. Muadili de yok, gelmez diyorlar. Ruat’ın eski dostuna, onu tatlı ketum bir keşiş gibi tutan o minnak kırmızı haplara erişim engeli geldi. Bu işin vpn’i de yok.
Ruat’ın psikiyatriye gidip yeni bir reçete peşine düşmesi gerekirdi ama üşeniyordu. Özel hastaneye git, bir ton para bayıl. Niye? Sırf biri kağıda bir kutu hap yazsın diye. Ruat hazırdı. Kimseye danışmadan, kontrolsüzce bırakmaya hazırdı. Aferin çocuğum iyi bok yedin, denmesine hazırdı.
Ruat böylece haplarını aniden kesti ve kendiyle baş başa kaldı. Belki iyi uyumayı ve şevkle uyanmayı özleyecekti ama olsun. Yeniden hissetmeyi ve sahi biçimde yaşamayı umuyordu.
Cumartesi
Ruat değişim hissedemedi.
Pazartesi
Ruat çöpleri çıkardı.
Salı
Ruat kendini “ziyadesiyle” iyi hissediyor.
Çevresinde genç ölümleri, sıkışmaları, çözümsüzlükleri ve tartışmaları, bir ermiş sabrıyla izliyor, duyumsuyor. Bugün mutlulukları paylaşmayı, insanları neşelendirmeyi kendine görev biliyor. Bir şifacı olduğunu düşünüyor. Mistik olmayan, rasyonel-sosyal bir canlı olarak insanlara anlayış pırıltıları sunmayı amaçlamış bir şifacı. Ruat, dertlerinin üstünü branda ile örtmüş gibi davranıyor.
Pazar
Ruat, önüne gelene mutsuz olmaktan vazgeçtiğini söylüyor. Sanki bu kontrol edilebilen bir özellikmiş gibi.
Çarşamba
Ruat, eski arkadaşlarıyla barda otururken, normalde olduğundan çok daha neşeli ve olumlu davranışlarıyla şüphe uyandırıyor. Herkesi sevmeye, herkesi bir arada tutmaya, eğlendirmeye ve dahil etmeye çalışmasından, sosyal dinamikler içinde arabulucu bir elektron gibi dolanmaktan kendini alıkoyamıyor. Oysa öyle delice eğlenilen akşamlardan biri değil. Rutin bir gece bu. Masada ya evlenmemiş, ya boşanmış, boşlukta süzülen kırklarındaki çocuksuz adamlarla birbirlerine bakıyorlar. Biralar içiliyor. Yüksek sesle çalan metal müzik onların geçmişi veya “geçememiş”leriyle ilgili en kuvvetli bağı oluşturuyor.
Ruat şunu biliyor, eski anılara ve yaşanmışlıklara giderek herkesi ortak bir geçmişte buluşturmak mümkün ve kolay. Şu konsere gitmiştik hani, diyor. Yıllar öncesine ait bir anı klasörünü çekiştiriyor.
Yaşadık bunları da, ne içmiştik o gün değil mi? Portecho mu çıkmıştı.
Aa Vedat’la Gamze de yok muydu o gün.
Vardılar.
Ne oldular onlara?
Bir Kuzey Avrupa ülkesine yaşıyorlar artık.
Danimarka mı?
Soğuktur.
Hamburg mu yoksa?
Soğuktur orası da.
Hop bir seyahat başlığı açılıyor. Ruat bir moderatör gibi sessiz kalanları dahil etmeye çabalıyor. Sen suskun, bırak o telefonu, seni de alacağım konunun içine.
Sen Filipinlere mi gitmiştin abi?
Sıcaktır orası di mi?
Doğru doğru…
Acayip bir gezegen evet, çeşit çeşit insan, ne! köpekbalığı mı yedin?
Çorbası da varmış?
Anlatılan her hikayeyi tüm varlığı ile dinliyor, anlatanın daha çok anlatabilmesi için cesaretlendiriyor, gülüyor, aralara kısa şakalar ve tespitler sokuşturarak, konuşmayı şenlendiriyor. Bak sen Ruat’a.
Masalarına bir kadın yanaşıyor. Belki birinin eski eşi, belki işletmecinin arkadaşı; Ruat emin değil. Ama şunu iyi biliyor: Bir kadın gelince bu adamların ses tonları değişir. Öyle de oluyor. Adamlar, birbirlerine kullandıkları o şaka yollu hitapları ona da yamayıp bir hürmet formülü uyduruyorlar: “Oo Gülsüm Başkan, Gülsüm Reisim!”
Ruat ise öyle değil. Sade, düz ve nötr: “Merhaba Gülsüm.”
Çünkü Ruat’ın içinde hiç durmadan çalışan bir medeniyetler polisi var; elinde eşitlik-matik cihazıyla 7/24 tetikte. Onun ihtiyacı bir kadının onayı değil; tüm kadınlığın, insanlığın, canlılığın hatta yerine göre intergalaktiğin onayı.
Hesap zamanı: 3 bira, bir tuzlu fıstık. Ruat bankamatik kartını uzatıyor.
Cuma
Ruat bir süredir “ziyadesiyle” iyi hissettiğini söylese de, geceleri onun için zor geçiyor. Gün onun için bitmemiş, zihin huzura erememiş oluyor. Uyumayı hak edecek kadar uyanık mıydım, diye düşünüyor. Ardı ardına içtiği sigaralar ve kahveler onu elbet sakinleştiriyor.
Cumartesi
Ruat, bir yazar arkadaşının davetiyle bir oyunun galasına gidiyor. Küçük bir sahne, tek perde, tek kişi, tek bayrak ve 60 dakika.
Bu deneysel ve artistik temsilin sonrasında tüm ekiple beraber yine aynı barda otururken buluyor kendini. Bu sefer eski arkadaşları yok. Bu masa onu tanımayanların veya az tanıyanların olduğu başka bir masa. Ruat’ın kendini yeniden inşa edebileceği bir masa.
Ruat olduğundan daha aktif, zeki ve azcık daha kudretli hissediyor. Hayalinde avucunda hiç tükenmeyen bayram şekerleri var. Herkese istediği şekeri seçtiriyor.
Ruat yoksa gerçekten mutlu mu? Ruat kendini yoksa gerçekten değerli mi hissediyor?
Oyunun yazarı Ruat’ın yanına oturuyor. “Ne düşündün? Taze taze duymak istiyorum.” Ruat önce kadehini kaldırıyor. Masaya dönüp oyunun adını yüksek sesle söylüyor, “Şerefe!” Alkışlar, nidalar, teşekkürler. Küçük bir zafer.
Yazar ilk yudumdan sonra yine dönüyor: “Ciddiyim. Söyle bana.”
Ruat bir an duraksıyor. Eleştiri mi, saldırı mı? Ayrımını yapmak zor. Çünkü biliyor: Kendisine kendi düşündükleri filtresizce söylense kalbi paramparça olur. O yüzden iyi yanlarından başlıyor, değerli bulduğu noktaları işaret ediyor ve aralara serpiştirdiği belli belirsiz yorumlarla sandviç tekniğini ustaca kullanıyor. Sonra da o kendine has mütevaziliğiyle “ben doğru insan değilim, kimse de değil. Beğeni kişisel, nitelik mi, nicelik mi… ölçmek imkânsız. Geometride belki. Orada bir doğru var. Ve doğrunun üzerinde sayısız nokta var. Onun da tek anlamı: nerede durduğun.”
Sözünü bitirmiş gibi aslında… Ama yazar bırakmıyor:
“Hadi ama eleştirmeni, istiyorum, senin fikrin önemli benim için.”
Ruat’ın hoşuna gidiyor ona bu hakkın tanıması, onu tuhaf biçimde heyecanlandırıyor. “Tamam,” diyor. Ama hemen sonra kafası karışıyor. Elinde güç var evet, ama nasıl kullanmalı? Bir kral olacaksa, Filozof Kral olmalı: adil, kimliksiz, arınmış… Yine de biliyor, öyle olamayacağını. Kendini düşüncelerine bırakıyor.
Ortalarda sıkıldım, dış sesin ne işe yaradığını anlamadım, gibi laflar ederken, farkında olmadan kendinden emin çözümler üretiyor. Yazar onu dinlerken bir noktada oyunu savunmaya başlıyor. Hatta Ruat’ın anlamadığı yerlerin aslında oyun için ne ifade ettiğini, onun bu anlamı kaçırıp kaçırmadığını sorguluyor.
Ruat o anda anlıyor: Hoyrat olma hakkı elinden kayıp gitmiş. Şimdi artık karşı tarafta, beğenmeyen, uyumsuz olan tarafta. Nasıl düştü bu tuzağa?
Oysa Ruat için beğenmek ya da beğenmemek keskin bir ayrım değil. Herkesi sevebilir, aynı herkesten kolayca nefret de edebilir. Onun için her şey bir spektrum, bir konum meselesi. Ruat da diyor ya, geometri gibi…
Ruat için “birlik” yok, onun için düşünceler lego parçaları ve can sıkıcı biçimde ayağa batıyor. Her parçanın oturabileceği bir zemin mümkün, değilse bile hayal edilebilirdir, hayal edilebiliyorsa da gerçeğin yakınsağıdır. (Yakınsak mı, yakınmasak mı?) Yine de Ruat’a sorsak kendini orta yolcu değil bir devrimci olarak tanımlamayı tercih eder. Aydınlanma mücadelesinin sancağı sanki onun ellerinde sallanıyordur.
Ruat, yazarının oyununu savunuşuyla ve “pek” memnun olduğu “sütunlarını” aktarmasının ardından kral olmayı bırakıyor. Tacını çıkarıyor, ve şifacılık pelerinine sarılıyor. Yaraları saracak, kararsızlıkları giderecek, cesareti yeniden harlayacak. Oyunun neresinin, nasıl eleştirilmesi gerektiğini anlamaya çalışıyor. Sipariş işlere nasıl davranıyorsa öyle. Pragmatik biçimde devam ediyor düşüncelerini ve fikirlerini akıtmaya. Madde madde, önce iskelet, sonra söylem, sonra tempo. Aklına zemin yaratacak ne gelirse sıralıyor.
Oyunda fazlalık var. Azaltmalı ve rahatlatmalı, diyor. Rahat olanı da sarsmalı, parçalarına ayırmalı, diyor. Aynı anda her şeyden bahsedince hiçbir şeyden bahsetmemiş gibi oluyor, diyor. Diyor da diyor.
Çıkmaza girdiğini hissedince bir anekdot vermeye girişiyor.
İshak Peygamber’in ikiz oğullarını biliyor musunuz, diye soruyor Ruat. Masada kısa bir sessizlik, şüpheli gözler ve meraklı kulaklar var, Ruat da fark ediyor gözleri, kulakları hoşuna gidiyor ve hemen temposunu düşürüyor.
İshak ve eşinin yıllardır denemelerine rağmen çocukları olmuyordu. İshak önde gelen din adamlarından, cemaatini önemser ve kendisi için asla bir dua etmez, konumunu kullanmak istemezdi. Aynı ülkemizin güzide Akepe bürokratları gibi… Haha ha. Gülüşmeler.
Alemsin Ruat! Yılmaz Özdil-vari bir nükteyle tüm masayı konsolide etmenin gururuyla, devam ediyor.
İshak’ın, karısını hamile bırakamayışı, günden güne gücüne gitmeye başlar. Tanrı onu erkekliği ile mi sınıyor diye düşünür. Elbet bir bildiği vardı yüce yaradanın ama İshak huzursuzdur. İnancı sarsılmaya başlamıştır, gebe bırakamayan eksik bir erkek olmak onu yıpratmaktadır. Artık dayanamaz ve Tanrıdan bir ayrıcalık ister ellerini açıp, karısının hamile kalması için yakarır. Tanrı ile -tövbe estafürullah- pazarlık eder.
Hop… O da nesi, karısı gebedir.
İshak bir toprak sahibi ve bir varise ihtiyacı var. Her ne kadar dualarını cemaati lehine kullansa da malını soyuna sopuna bırakma peşinde ve mirasın resmi sahibi ilk doğan erkek çocuk. First Born Son!
Masaya bakıyor, pek tepki yok. Succession göndermesi çalışmıyor.
Neyse, İshak’ın karısının karnı iyice irileşmeye başlar. O zamanlar tabii ultrason olmadığı için gürbüz bir oğlanın müjdelendiğini düşünürler. Ve çoktan adını koyarlar: Esav.
Ruat herkesi hikayesine almış. Bir kişi hariç, arkadaki büyük gözlü kız. O gözlerini kısmış sözüne hazırlanmış bekliyor ve çat diye araya girip Ruat’a İshak’ın karısının ismini soruyor. Ruat bilmiyor önce bir isim sallamak istiyor ama bunu riskli bulduğundan şakaya vuruyor “kadının adı yok maalesef”. Minik gülüşmeler ama kız ona boş boş bakıyor. Ruat devam ediyor.
Doğum sancılarıyla beraber hemen ebeyi çağırıyorlar. İshak’ın karısı —.
Büyük gözlü kız telefonunu göstererek “Rebeka” diyor.
Kim?
İshak’ın karısı… Rebekaymış.
Evet Rebeka. Kadının adı var artık, diyor Ruat.
Kız kendinden emin bir gülümsemeyle bakıyor ona. Ruat’ın dikkati dağılıyor, hemen hikayesini tamamlayıp kurtulmak istiyor. Neden böylesine uzun bir hikaye anlatmaya koyuldu ki, neye bağlayacaktı. Derin bir nefes alıyor.
Öhm Rebeka doğurmakta, o da nesi, ebe bebeği çıkarırken onun ayak bileğini kavramış küçük bir el fark ediyor bir bebek daha. Ebe ikisini de birbirlerine bağlı vagonlar gibi tek seferde çıkarıyor. İkizler dünyaya geliyor. Esav ve Yakup. Yakup’un, Esav’ın ayak bileğine tutunmuş hali sanki, onun ilk doğmasını engellemek, onu içeri çekmek çabasıymış gibi algılanılıyor. Onlara göre Yakup fırsatını bulsaydı Esav’ı çıkmasını engelleyecek ve ilk doğan o olacaktı… Çünkü o elinden geleni yapmıştı.
Ruat bu kelime şakasının geçtiğinden emin olmak için bir es veriyor. Es uzuyor, Ruat bir nefes alıyor.
Evet, elinden geleni yapmıştı. Ellerinize sağlık, hak eden en çok isteyendir. Şerefe!
Hop, kadehler çarpışıyor. Oyunun adı zikrediliyor, birkaç defa. Herkes bir başkasına dönüyor. Konuşmalar, uzaktan uzağa laf atmalar…
Ruat gecenin devamında öylesine suskunlaşıyor ki dudakları birbirine yapışıyor. Ta ki büyük gözlü kız yanına gelip, onunla konuşana kadar. Ortak tanıdıklarından bahsediyorlar, biraz sinemadan ve nihayetinde oyundan konuşuyorlar. Kız oyunu hiç beğenmediğini söylüyor ve dalga geçmeye başlıyor. Ruat bir saniye bile tereddüt etmiyor, ona eşlik ediyor ve beraber gömmeye başlıyorlar. Vicdansızca gülüyorlar, kahkaha atıyorlar. Sanatın birleştirici gücü işte.
Gecenin sonunda instagramdan birbirlerini ekliyorlar.
Pazar
Ruat günün büyük kısmını uyku ile geçirmeye karar veriyor.
Pazartesi
Ruat, (büyük gözlü) kızın story atmasını bekliyor. Ona yazmak için doğal bir sebep arıyor. Kız story atmıyor.
Ruat da yazmıyor. Ayıp olur diye düşünüyor.
Salı
Ruat bar masasında tek başına, önünde küçük not defteri, viski istiyor. Tek buz.
Barmen Ruat’ı tanıyor, ona torpilli döküyor. Yanında Ruat gibi tek başına bir adam daha onun da önünde viski, bir de Nintendo Switch. Youtube açık. Ruat göz ucuyla adamın ne izlediğine bakıyor. Cüce MMA. Yani cücelerin bir kafeste karışık dövüş sanatlarıyla birbirleri ile mücadelesi.
Ruat farklılıkların temsil imkanı bulmasından ötürü prensipte memnun. Üstüne tuhaf bir çekicilik buluyor bunu izlemekten. Ruat yanındaki adamla hemen arkadaş oluyor. İzlerken bol bol gülüyorlar.
Ruat’ın kazanmasını istediği cüce üçüncü round’da knock out oluyor.
Çarşamba
Ruat bankada numaramatikten sırasını alıyor, 847. Telefonuna mesaj geliyor, büyük gözlü kız yazmış. Ruat gülümsüyor boydan boya. Kız bir deneme yazdığını, söylüyor ve Ruat’ın okumasını istiyor. Ruat heyecanlanıyor ve hemen gönder diyor. Kız da hemen gönderiyor. Ruat telefonun küçük ekranında bir çırpıda okuyor ama okuduğunu anlamıyor. Kelimeler led ekranda parlıyor, piksellerine ayrılıyor ve Ruat’ın zihninde tamamlanamıyor.
Perşembe
Ruat sabah kahvaltı yapmadan, büyük gözlü kızın bir sayfalık denemesine iki sayfalık bir inceleme ve geliştirme notu hazırlıyor. Ona göndermenden önce üç defa okuyor, düzenliyor ve yeterince özendiğinden emin olmaya çalışıyor.
Notlarını ona göndermeden önce bir yarım saat boyunca font seçiyor. Nihayet gönderiyor.
Cuma
Ruat sersem gibi uyanıyor ve uyanır uyanmaz telefonuna bakıyor. Mesaj yok, kombi servisleri dışında. Büyük gözlü kıza kurulmuş durumda, kendi kendine bunun saygısızlık olduğunu, en azından bir teşekkür edilebileceğini düşünüyor.
Ruat’a cevap gelmiyor
Ruat da bir şey demiyor.
Cuma – Büyük Gözlü Kızın Çalışma Masası
Ruat’ın gönderdiği notlara hayretle bakıyor kız. Oysa niyeti sadece yazdıkları üzerine bir fikir alışverişi yapmakken, kendini fazlasıyla açıklamaya çalışan, içinde modern öğütler ve özlü sözlerle bezenmiş bu aşırı performans canını sıkıyor. (Ruat’ın ona gönderdiği yazıda Mark Twain’den bir alıntı da görünce sinirleri iyice gevşiyor ve gülmeye başlıyor.) Ruat, Mark Twain’i de arkasına alarak şöyle yazmış: Başımızı derde sokan, genelde bilmediklerimiz değil; yanlış bildiklerimizdir.
Tüm bunlar onu hararetle had bildirmeye itmek üzereyken kendini durduruyor. Gerek yok, diyor.
Cumartesi
Ruat eve dönerken kendini bir protesto yürüyüşünün içinde, flamaların yanında buluveriyor. Hep bir ağızdan bağırıyorlar. Ruat sadece “Kurtuluş Yok” kısmına eşlik ediyor.
Pazar
Ruat, esnaf lokantasında mercimek çorbası içerken, Yakup’un Esav’dan ilk oğul hakkını nasıl satın aldığını hatırlıyor. Esav avdan yorgun ve aç biçimde dönerken kardeşinin yaptığı mercimek çorbasını içmek istemiş, Yakup da fırsat bu fırsat, ilk oğulluk hakkını ona vermesini istemişti. Esav açlığına yenik düşmüş ve hakkını ona satmıştı.
Ruat, çorbasının dibini ekmekle sıyırıyor.
Pazartesi
Laptop’unu açıyor, kalbinden temiz bir beyaz sayfaya bir başlık atıyor:
“Yakup’un Elinden Gelen”
Kafasında Esav ile Yakup’un hikayesini bir uzay operasına uyarlamak gibi parlak bir fikir canlanıyor.
Ruat çöpü çıkarıyor.
Salı
Ruat otobüste, gözü dışarıda.
Ruat bir kişi olarak yaşayamayı bilmiyor ancak bir konum olabiliyor.
Perşembe
Ruat eczanede.
Muadili geldi mi, diye soruyor.
Gelmiş.
fotoğraf: Erinç Durlanık