Yağmurun camda bıraktığı izleri dalgın dalgın izlediğim bir akşamdı. Odanın içine yalnızca loş bir lambadan çıkan ışık süzmeleri hâkimdi; dışarıdaki dünya ise yavaş yavaş sesini kaybediyordu. Rastgele bir şarkı açtım.
Bazı melodileri sadece duyarız.
Bazıları ise yalnızca kulağımıza ulaşmaz; içimizde uzun zamandır sessiz kalan bir yere dokunur. Mekânı dönüştürür ve zamanı büker.
Elektronik müzik bana hep ikinci tür gibi gelmiştir. Bir techno parçayı açtığınızda odanız hala aynı odadır ama sanki duvarlar biraz daha beton, ışıklar biraz daha soğuk, zaman ise biraz daha esnektir. K-pop ise tam tersini yapar. Odayı değiştirmek yerine sizi değiştirir. Bir anda kendinizi neon ışıklarının altında, kusursuz koreografilerin arasında ya da hiç gitmediğiniz bir şehrin metro çıkışında hayal edersiniz.
Belki de bu yüzden yıllardır ikisini de dinlerken aynı soruya dönüp duruyorum: Gerçekten bu kadar farklılar mı?
İnsanlar K-pop’u ”pop”, techno’yu ise ”elektronik müzik” diye etiketlemeyi seviyor. Oysa bu, okyanusu mavi diye tanımlamakla benzer bir düşünce yapısı; doğru ama eksik.
K-pop bir müzik türü değil; ses, görüntü, moda, dans, fotoğraf, sinema ve hikâye anlatıcılığının aynı masaya oturup ortak bir dil konuştuğu bir üretim biçimidir. Techno ise daha az konuşur. Hatta çoğu zaman hiç konuşmaz. O, kelimeler yerine frekanslarla düşünür.
Birinin sesi beton kadar sert, diğerinin ışığı neon kadar parlaktır. Techno ve K-pop, birbirine zıt iki estetik gibi görünür; oysa ikisi de modern insanın geceyle kurduğu ilişkinin farklı tercümeleridir.
Biri gece kulübünün arka kapısından girer; ışığın azaldığı, duvarların daha çıplak, ritmin daha ham olduğu yerden. Diğeri ön kapıdan, ışığın kalabalığın ve gösterinin tam ortasından. Aynı gecenin içine iki farklı giriş, aynı dünyanın iki ayrı yüzü gibi.
Elektronik müzikte prodüktör saatlerce tek bir kick davulunu seçebilir. Dışarıdan bakınca delilik gibi görünür. K-pop stüdyolarında ise tek bir vokal nefesi onlarca kez kaydedilir, milisaniyelik geçişler tekrar tekrar düzenlenir. Birinde ses mükemmelleştirilir, diğerinde his.
Sonunda ikisi de aynı yere varır: Dinleyici bunun neden bu kadar iyi hissettirdiğini tam olarak açıklayamaz.
Belki de mesele “doğallık” değil, inşa edilmiş bir gerçekliktir. Dışarıdan yapay görünen o kusursuzluk, aslında kendi içinde tutarlı bir duygunun en rafine hâline dönüşür. Bazen doğallık dediğimiz şey dağınıklıktır; bazen de mükemmellik, hissin en dürüst biçimidir.
Techno tekrar etmeyi sever. Aynı ritim dakikalar boyunca döner. İlk bakışta sıkıcı gibi gelir.
Sonra fark edersiniz ki tekrar eden ritim değil, sizsiniz. Ve sonra olan olur, müziğin içinde yavaş yavaş çözülürsünüz.
K-pop da tekrar eder ama farklı bir niyetle. Nakaratı tekrar eder, dans hareketini tekrar eder, melodiyi tekrar eder. Techno’nun hipnotize kicklerinin aksine k-pop sizi hatırlamaya iter.
İkisi de zihne yerleşir.
Biri bilinçaltından, diğeri hafızadan.
Techno’nun en sevdiğim tarafı, sanatçıyı görünmez kılmasıdır. Işıklar söner, DJ kabinin arkasında siluete dönüşür ve geriye sadece ses kalır. K-pop ise tam tersini yapar. Müziğin bir yüzü vardır. Bir bakışı, bir kostümü, bir karakteri… Şarkıyı dinlemek kadar onu izlemek de deneyimin parçasıdır.
Biri egoyu silerken diğeri onu tutup göz önüne çıkarır.
Ama belki de en absürt benzerlikleri sessizliktir.
EVET, sessizlik.
İyi bir techno parçası bazen en vurucu anını bütün sesleri çekerek yaratır. Bir anlık boşluk…
Sonra kick geri döner ve kalbiniz onunla yeniden hizalanır.
K-pop da bunu yapar. Müzik bir an durur, kamera yakın plana geçer, nefes duyulur ve ardından patlayan bir nakarat.
Belki de bazen müziği güçlü yapan sesin kendisi değil, yarattığı o saniyelik boşluktur.
Uzun yıllar k-pop dinledikten sonra elektronik müzik üretmeye başladığımda tuhaf bir şey fark ettim. Yeni bir synth seçerken, bir geçiş tasarlarken ya da bir parçanın görsel dünyasını hayal ederken, aslında yıllardır izlediğim K-pop kliplerinin estetik hafızası benimle birlikte çalışıyordu. Elektronik müzik bana sesin mimarisini öğretti; K-pop ise o mimarinin içinde nasıl yaşanacağını.
Belki de bu yüzden bu iki dünya bana hiçbir zaman birbirinden uzak gelmedi.
Biri geleceği sesle kuruyor.
Diğeri geleceği görüntüyle.
İkisi de bugünün içinde yaşamıyor.
Ve belki en absürt düşünce şu:
Bir techno parçası ile bir K-pop şarkısı aynı trene binseler, muhtemelen yol boyunca hiç konuşmazlardı. Ama kulaklığınızı çıkarıp dikkatlice baktığınızda, ikisinin de aynı istasyonda indiğini fark ederdiniz.
Çünkü sanat bazen farklı diller konuşur.
Ama aynı sessizlikte buluşur.
Ve belki de tüm bu farklar, aynı illüzyonu farklı isimlerle çağırmamızdan ibaretti..
Buse’nin sözcükleri kime sirayet ettiyse Aren’in size işitsel bir armağanı var;
görsel: Black to Techno, 2019, Jenn Nkiru