© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

“şu an o kadar öfkeliyim ki katil olabilirim”

Nisan 30, 2023
Ezgi Sözmen

Paylaş

Birini öldürebilirim… Ama öldürsem bile bu öfke geçmeyecek, rahatlamayacağım.

Bu yüzden yapmıyorum, yapmıyoruz.

Çoğumuz uykumuzda çenemizi kasıyoruz, dişlerimizi gıcırdatıyoruz, sabredip dişimizi
sıkıyoruz. Hava almak için kirli havaya çıkıyoruz, insanlar… Bir sürü insan var sokaklarda,
insanları sevmiyorum. Kalabalıktan midem bulanıyor. Bir an önce otobüse binip başımı cama
dayamak, kimseyle göz göze gelmeden, başıma bir iş açmadan, gözlerimi insanlara kapamak
istiyorum. Ama otobüs de havasız ve iğrenç kokuyor; ter ve insanlar… İnsanlık kokuyor.
Etrafa bakıyorum, duvarlarda, camlarda asılı kırmızı uyarı yazıları her yerde:

Personel harici girilmesi yasaktır, merdivenleri kullanmayınız, geçmeyiniz, aşmayınız, çimlere
basmayınız, çöp atan eşektir, buraya scooter bağlamayınız, yapmayınız, sormayınız, yüksek
sesle gülmeyiniz, hakaret etmeyiniz, müziği açmayınız…
Toplum olarak yaşamak için ne kadar
çok kurala uymamız gerekiyor değil mi? Medeni yaşamak, birbirimizin özgürlüğüne saygı
göstermek, kendi iyiliğimiz ve hayatta kalmak için uymamız gereken bir sürü kural ve
sırtımızda sorumluluklar var.

Ama kimileri bu sorumlulukların gereğini yerine getiremiyor, mesela on binlerce insan ölüyor
ama kimse istifa etmiyor. Böyle anlarda, sizin de içinizden o yangın anında kırılacak camları
kırmak geliyor mu? O baltaları alıp The Shining’deki Jack Nicholson gibi gülmek? Acil
durumda basılacak o butonlara basıp tüm trenleri durdurmak ve hayatı da?

O zaman müjde; tüm bunları yapamayacağınız için sizin yerinize yapan bir dizimiz var:
BEEF!

Netflix’in kalitesiz onca içeriğinin yanında bizi şaşırtan, nihayet hala üyeliğimizi
sonlandırmamamıza değdi dedirten bir iş! Senaryo öyle güzel işlenmiş ki hem yok artık
dedirtiyor hem temposu hiç düşmüyor hem de izlerken “Delirseydim böyle olurdum ben de
herhalde
” diyerek içinizin yağlarını eritiyor.

Başrolde öfke krizi geçiren iki yetişkinimiz var: daha önce komedi gösterilerini izleyip, fena
bulmadığım Ali Wong (Hayır, kendisi Ali ama bir kadın) ve birilerinin Minari (2020) filmi ve
The Walking Dead’ten hatırladığı benimse hiç hatırlamadığım bu yüzden ilk kez doğru dürüst
izlediğim Steven Yeun. Bu seneki Akademi Ödülleri gibi her milleti kucaklayan biri taklidi
yapmayacağım, açıkçası genelde beyazların filmlerini izliyorum. Bugüne kadar toplam 10-15 Kore filmi izlemiş olabilirim. Bu yüzden Beef’e de küçük beklentiler ve büyük önyargılarla
başladım. Ve her bölümle birlikte, önyargılarımı yutup bu oyunculuklar karşısında saygıyla
eğildim. Kusura bakmayın, bu yazıda bu diziye dair tek bir kötü eleştiri okumayacaksınız.

“sevdim mi tam severim!
sildim mi bir kalemde!
ölümüne giderim!”

Karakterlerin mesleği çok da önemli değil, sınıfsal farklılıkların da öfkelenmemize engel
olmadığını görüyoruz. Üst sınıftan Amy Lau (Ali Wong) şirketini yüksek bir meblağa satmak
üzeredir, alt sınıftan tamirci Danny Cho (Steven Yeun) ise asla iş alamamakta borç içinde
yaşamaktadır. Bu iki insanın yolları bir alışveriş merkezi otoparkında kesişiyor ve bir yol
kavgası (bize çok tanıdık gelecektir) ile başlayan atışmaları, birbirlerine el hareketi çekmeleri
ile devam ederken orada kalmıyor.

Hani çocukken öfke krizi geçirirdik, ağlardık, bağırırdık, yürümek istemez yerimizde
tepinirdik, belki ağzımıza geleni söylerdik. Sonra büyüdükçe bunları yapmak yerine öfkemizi
bastırdık. İşte bu karakterlerin basıncı fazla geliyor ve orada birbirlerine patlıyorlar. Bu bir
Türk dizisi olmadığı için de bunu telefonlarını kırmaktan ya da birbirlerine dalmaktan daha
yaratıcı yollarla yapıyorlar. (Gerçi elektronik eşya fiyatlarını göz önüne alırsak artık Türkler
de telefonlarını kırmıyordur tahminim.)

İşte bu “Öfkeyi bastırmazsak ne olur, iş nerelere kadar gider, intikam soğuk mu yenir sıcak
mı?
” sorusunun cevabını her bölüm görüyoruz. İki karakter de asla geri adım atmadığı için
senaryo bir an bile temposunu kaybetmiyor. Genelde olayların nasıl ilerleyeceğini iyi tahmin
eden ben bile ters köşelere geldim, artık yeter, sular durulur derken yine dalgalandı ve
beklemediğim anlarda gol yedim. Dizi “Kahramanın Yolculuğu” düsturuyla ilerliyor, sezon
bittiğinde hiçbir karakter başladığı yerde değil, değişiyorlar. Aynı zamanda psikolojik
derinliği çok güzel, aile ve çocukluğa dair mesajları çok yerinde. Hiçbir karakter figüran
değil, ki bu nokta sanırım Türk dizilerinin en büyük eksiklerinden. Merak ettim “Kim yahu bu
kadar güzel senaryo yazarları?” dedim. On bölümün her birinde hikâyenin yaratıcısı Lee Sung
Jin
ve hikâye editörü Jean Kyoung Frazier dışında iki ya da üç de yazar var. Her bölüm yeni
bir yazar o bölümün kadrosuna girmiş. Belki de bayrak yarışı gibi, asla temposu düşmeden
devam etmesini sağlayan da budur! Bizim son dönemdeki birkaç işimize bakıyorum
Şahmaran’ın yazar kadrosunda bir kişi, Aşk 101’in de bir kişi. Sıcak Kafa’nın altı kişiymiş, o niye öyle kötüydü o zaman, tam bilemedim. İnsan yaptığı işe objektif bakamayabilir, bu
yüzden çok seslilik iyidir. Yapım şirketlerinin iyi bir hikâye ve yazarlar için daha çok yer
açması hepimizin yüzünü güldürür.

Dizinin yaratıcısı “Daha üç sezonluk hikâye var elimde, Netflix he derse bu iş olur” demiş
ama açıkçası çok güzel şeylerin bozulmasından korkan yanım Beef’imi de böylece bırakın,
diyor. Tıpkı Anna Kendrick’li Love Life (2020) dizisi gibi tek sezon kalsın bu dizi, diyor.
Zaten True Detective’in (2014) yeni bir hikâye ve kadroyla devam eden sezonlarına da bu
sebeple ısınamamıştım. Bakalım zaman gösterecek…

Son olarak, dizinin müzikleri de 80ler, 90lar doğumluların aşina olduğu şarkılardan.
Nostaljiyle dizi boyunca öfkeniz sizi kalp krizi geçirtecekken, dizi sonunda sakinleşeceksiniz.

“seni öfkelendiren kişi, seni fetheder.”

New York’ta insanların öfkesini atması için @donttakethisthewrongway_ tasarım stüdyosu tarafından yerleştirilmiş kum torbalarından biri. (2019)

Elizabeth Kenny söylemiş bu sözü, “seni kontrol eder” şeklinde yazanlar da olmuş. Bu
hemşireyi dinlemek isterdim lakin, ülkece çıldırmanın eşiğindeyiz. Haberleri izlersek ya da
sosyal medya yorumlarını okursak elimize tüfek alıp birilerini taramak istiyoruz. Adaletsizlik
karşısında sürekli olarak sessiz kalıyor ve “ikinci derece travma” yaşıyoruz bizler de
mağdurların yanı sıra. Elin Koreli-Amerikalısı kocasıyla arası bozuk diye patlarken gelsin bir
de burayı görsün. Beef’in Türkiye versiyonunu yaparsan ancak “Kızılcık Şerbeti” çıkıyor
ortaya ve hop o da yasaklanıyor zaten. Bu millet katarsisi nerede yaşayacak soruyorum size
sayın RTÜK? Hastanelerde yaşanan doktor-hasta şiddeti, iş yerinde mobbingler, trafikte
magandalar, protestoculara copla selam veren polisler, çocuklarını dövenler, hayvanları
öldürenler, sadece hayvanları sevebilenler-insanlardan nefret edenler, tüm bu insanlar zaten
ağzını açsa dengesini kaybediyor. Öfke kontrolü öğrenmesi gereken bir ülke dolusu insanız.
Ama devlet hastanesinde psikiyatri ile 5 dakika görüşebiliyoruz. Özele gidersek psikiyatristler
1200₺, uzman psikologlar 700₺ civarında seans ücreti alıyor. Hal böyleyken ne oluyor;
öfkemiz tarafından fethediliyoruz, kontrol ediliyoruz, tüketiliyoruz.

o zaman ne yapıyoruz?

Tabii ki bu yazı bir öfke güzellemesi değil, sizi çözüm önerisiz göndermeyeceğim.

CC @amyfranke_

Terapiye gidemiyorsak, Youtube’a “İstanbullu Gelin terapi sahneleri” yazarak sakinleşmeye
çalışıyoruz. Yabancı dizilerden de alternatif olarak Ted Lasso (2020) ile öfke kontrolüne dair
bir şeyler öğrenebiliriz.

Büyük Ev Ablukada’dan “Çıldırmıcam” şarkısını açıp, yastıkları yumrukluyoruz. Çığlık
atarak da deşarj olabilirsiniz ama kapıya “içeride çığlık meditasyonu yapılıyor” yazısı asın da
polisler kapınıza dayanmasın, bir de ona öfkelenmeyin.

Yine internete “kahkaha terapisi” yazdığınızda çıkan videolar da sizi güldürerek
sakinleşmenizi sağlayabilir.

Tespih çekebilirsiniz, yaşlandıkça “La Havle…” diyen ve of çekenlere daha çok saygı
duymaya başladım. Hatta arkadaşlarımla evde toplanıp “of çekmece” oynuyoruz, herkes
sırayla ofluyor.

Bu öneriler size uymadıysa meditasyon müziği dinlemeyi deneyebilirsiniz, ama dikkat edin
müziği açana kadar sinirden ekranı falan kırmayın. Telefonlara ödediğimiz %49,1 oranındaki
vergiyi hatırlayarak kendinizi tutun, bunu hatırladığınız için daha çok sinirlenirseniz de nefes
alarak ve sayı sayarak gevşemeye çalışın.

Aslında konuşmak, doğru iletişim her şeyin anahtarı. Çok sevdiğim bir söz daha var, Skam
(2015) dizisinde görmüştüm ilk defa “Tanıştığın herkes senin hiç bilmediğin bir savaşı
yaşıyor. Nazik ol. Her zaman
.” Bizi kızdıran tüm bu insanlara, alternatif bir evrende, mesela
yolun ortasında birbirimize levyeyle dalmak üzereyken durup sorabilsek “Derdin ne? Neyin
var? Şu anda neye ihtiyacın var?” diye muhtemelen hepimiz ortak bir zeminde
buluşabileceğiz. Şiddetsiz iletişim kuramadığımız için birbirimizin hayatını nasıl da berbat
ediyoruz, “ah bir konuşabilsek” her şey nasıl da yoluna girecek…

Skam (2015) dizisinden bir kare

Ki Beef de sonuyla bize bunu kanıtlıyor, ama nasıl söylemeyeceğim, iyi seyirler…


ilk görsel: Audrey Hepburn, Charade (Öldüren Şüphe) filminden bir kare. (1963)


Diğer Yazılar

oldukça “kötü” kısa filmleriyle Cronenberg

Sevgili okur, haklı olarak, başlıkta yer alan “kötü” sözcüğünün tırnak içinde olmasından ötürü, sevgisiz yazarın bur…

party 4 u

Charli XCX’in öncelikli ilgi alanı arabalar gibi gözükse de (Vroom Vroom EP’i ama aynı zamanda Crash albümü), içine …

sağlam üstünlük

Benim protestom erkeklik işlevlerinin zaman zaman talep edilen kolay çırpınışlarından ibarettir. Çünkü yalan konuşan…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .