© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

geç kalmış kalplerin esrarengiz kurtarıcısı

Eylül 18, 2025
Kerem Yükseloğlu

Paylaş

“Tıpkı dünyanın sonunu seyreden insanlık gibi onlarca, yüzlerce ve binlerce şey düşünüyordu birbirine veda eden o iki kişi ancak paylaşamıyordu bir diğeriyle. İkisi de ölüydü kendilerine ait olan o güzide evrende. Koskoca bellek, ortak bilinç ve tasarlanan gelecek, gaz ve toz bulutuna dönüşüyordu. İçilen sigaralar ve dökülen gözyaşlarıyla birlikte karışıyordu havaya, toprağa, suya. Ve gerçekleşmeyen hayaller, bir hayalet bırakıyordu ardında.”

*** 

Karanlık dehlizlerime çekildiğim anlardaki içsel ve fiziksel inziva halini bodrum katındaki ardiyede deneyimleme niyetindeydim. İflah olmaz istifçiliğimden kaynaklı atmaya kıyamadığım eski eşyaları yığdığım, darmadağın bir kömürlük gibiydi. Eski kitaplar, elektronik eşyalar, tedavülden kalkmış belgeler ve buna benzer kutu kutu ıvır zıvırın arasında buldum eski defterimi, sarı saman kâğıdı sayfaları bomboştu, vaktiyle alıp bir şeyler yazmaya kıyamamıştım yine. Hediyeleri ve özenerek aldığım şeyleri kullanma konusunda pek iyi değildim. 

“Mysticus servator cordium tardantium” yazıyordu kapağında, anlamı neydi acaba… 

Diğer eşyaları toparlayıp kimini çöpe, kimini ihtiyaç sahiplerine verdikten sonra hızlı bir taşınma süreci yaşadım. Kendimi yirmi dokuz, otuzuncu katlara, teraslara ait hissetsem de esas yerim, yerin altıymış, kökümü, toprağımı bulmuştum burada, öyle hissediyordum en azından, her ne kadar hislerime güven olmasa da. 

Kardeşimin aldığı şişme yatak, çalışma masam, lambaderim, kitaplarım ve bilgisayarımla taşınmıştım oraya, temel ihtiyaçlarımı gidermek dışında daireme çıkmadığım gibi başka bir yere de gidemez olmuştum. O karanlık, penceresiz, hücreden hallice oda içimde bir yerlere ve bir şeylere temas ediyordu. Adını dahi bilmediğim duyguların altında eziliyordum burada, şikâyetçi değildim. Bazı duygu ya da hislerle nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum, o biraz zorluyordu işte. Hissetmek, önemsemek ve ifade etmek cesaret istiyor, azim ve çaba gerektiriyor. Duygusal, hassas insanlar zayıf ya da korkak sanılır, saçmalık, oysa -özellikle günümüzde- duyguyu dışavurmak ve dibine kadar hissetmek muazzam bir cesaret, güçlü bir dirayet gerektiriyor. Özlediğini, sevdiğini itiraf etmek de… Zaman geçiyor, insanlar ölüyor ve bir daha asla elde edemeyeceğimiz anlar toz tanelerine dönüşüyor. Kendi ömrüme baktım, özlediklerime baktım. Karanlıktı, görecek bir şey yoktu, ben de kendime döndüm istemsizce.

Issız, sessiz, ışıksız ve havasız bir şekilde geçirdiğim günler boyunca bolca kitap okudum, bolca not aldım, bolca hayal kurdum. En çok da onun hayalini kurdum, kelimelerle aramın iyi olmasına rağmen asla betimleyemediğim güzellikte o esrarengiz kadını. Demir gibi olan duygularımı kıracak kadar güzel olan bu hayal, son derece belirsiz, sisliydi. Yani vaktiyle tanıyıp yollarımı ayırdığım ya da bir gazete kupüründe görüp hayran kaldığım ve sonrasında asla gerçekleşmeyecek bir fetişe dönüştürdüğüm biri değildi, kim olduğunu bilmiyordum, tanımıyordum. Öylece düşlüyordum, çöle dönmüş zihnimde bir buğday tanesi arıyordum. Her gecem aynı rutin, aynı düzende ilerliyordu. Yemeğimi yiyor, yeni ofisime iniyor, nem ve rutubet kokusunu bastırabilmek adına tütsü yakıyor, bir kadeh viski koyup okumaya, düşünmeye başlıyordum. Duvardaki gölgem bana hayaletleri anımsatıyordu, en sevdiğim çizgi film Sevimli Hayalet Casper’dı, onunla tanıştığımdan beri korkmaz olmuştum hayaletlerden. “Hayalet denince akla hatıralar gelir. Oysa gerçek öyle değil, tam tersidir. Hayalet, hayal ve cinayet kelimesinin birleşiminden doğan, gerçekleştirilemeyen hayallerin cesetlerine verilen isimdir. Gerçekleşmemiş her hayal ardında bir ceset bırakır.”  Dökülüverdi kalemimden bu kelimeler, kıymıştım defterime.  

Ardımda bıraktığım hayaletleri ya da kimin hikâyesinin hayaletiyimdir acaba diye düşünürken bir ses geldi defterden, “Güzel…” dedi, hırıltılı bir sesle, saman kâğıdı yaşlılığının bir göstergesiydi sanki. İyi ama bu nasıl olabilirdi, bu mümkün müydü? Ne önemi var ki… Işık almayan bir bodrum katında her şey olabilirdi ancak bunu böyle kolay kabullenmezdim, biraz dışarı çıkıp soluklandım, hatta birilerini arayıp kafamı toparlamak istedim. Henüz delirmemiştim biliyorum ancak çok da uzak değildim. Bu sorgulamam saatlerce sürdü. Ancak nihai bir sona varamayacağımı fark ettiğimde bıraktım, hem kendimi hem de sorgulamayı, bir süre seyrettim onu, eski sarı sayfalarına dokundum. Bir şeyler sormak istedim, soramadım, sormaya korktum. Bu ilk korkuşum değildi, daha önce de başıma geldi, bir defter ya da obje karşısında değil, gerçi aynaları objeden sayabilir miydik bilmiyorum. Soramadığım sorularla örülü bir duvarın içindeydim, yani bu karanlık oda çok da yabancı değildi bana, yıllar önce kabullenmiş hatta romantize etmeye başlamıştım bu karanlığı. 

“Bana kendinden bahset,” dedim, “Olmaz…” dedi, “Yaz…” Ne yazacağımı bilmiyordum, rüzgarı dinledim, rüzgarın sesini, titreyen kapıyı, ses çıkaran menteşeleri, bir trendeydim sanki, soğuk sızıyordu boşluklardan, kasvet çökmüştü üzerime, aklımdaysa hayaletler ve evet, ne yazacağımı bulmuştum.

“Ankara’ya doğru giden bir hızlı trendeyim. Bir ev ve onlarca hayalet bıraktım ardımda. Tren o kadar hızlı ve aceleci bir şekilde seyrediyordu ki raylarda, Ankara’ya birkaç kez gidip geri dönmüş dahi olabilirdik. Sevdiğim, ait olduğum yer aklımı çelmesin, imdat frenine asılıp inersem yürüyemeyeceğim kadar uzaklaşmış olmak içindi bu acele herhalde.”

“Neden Ankara?” dedi… Bilmiyordum, cevap veremedim, yazmaya devam ettim:

“Tunalı’da yürüyoruz, dondurma yiyoruz, oradaki yerlerden birine oturup iki bira söylüyoruz, Kıtır mesela… Karşımda o var, tanımaya hatta tanımlamaya çalıştığım ama bir türlü-” dediğim anda konuştu yine, “Çok klişe… Tunalı, Kıtır… Biraz Vega dinleyen herkesin aklına gelecek ilk şey.” Haklıydı ancak Ankara’ya dair bildiklerim bunlarla sınırlıydı. İnsan bildiği şeyi yazmalı derler, haklılar galiba.

“Neden Ankara, neden İstanbul ya da Antalya değil?” sorusuna da cevap veremedim, bilmiyordum. Ama sanki beni çeken bir şeyler vardı Ankara’da bir özlem ya da yaşanmamış, yarım kalmışlara karşı öfke, kim bilir. 

“Kendini niye böyle zindana hapseder gibi kapattın” diye sordu kardeşim geçenlerde, oysa zindanda değil, arzın merkezine yakın bir yerlerdeydim. Sonsuz göklere çıkıp devrilip yere çakılmaktansa tırnaklarımla kazıya kazıya derine inmeyi tercih ederdim. Yerçekiminin olduğu bir gezegende yere yakın olmak bir avantajdı öte yandan. Ankara’ya olan sevdam da buradan geliyor olabilirdi, yüzme bilmiyordum, boğulmaktan korktuğum için seviyordum karayı, kaçıyordum denizden. Oysa bizi boğan tek şey değildi deniz, çok iyi biliyordum. Ama yine de kendimi öyle avutuyordum, kardeşimin sorusuna cevap verecek cesaretim yoktu. Konuştuklarımız kadar sustuklarımız da yön veriyor yaşantımıza, iletişimlerimize. Sormadıklarımız ya da merak etmeye korktuklarımız da öyle. İnsan bazen bazı soruların cevabından emin olsa da duymak istemez, ne kadar çirkin olduğunu bilir ancak yok sayar ya da elbet bir gün öleceğini hatırlamaktansa sonsuza dek yaşayacakmış gibi davranır. Bazen de emin olduğu cevapları alamamaktan korkar, ters köşeye yatmaktan, yanlış durakta inmekten ya da yanlış yolda beklemekten.

Çok küçük yaştayken oyuncak bir tabanca vardı evimizde, plastik mermilerini çöpe atmıştı annem, kardeşimle birbirimize zarar vermemizden korkardı, oysa bunu yapacak bin bir türlü yol bulurduk, birbirine zarar vermeyi oyun zannederdik, ne kadar masum. Birine, birbirine zarar vermenin oyun olmadığını bilen yetişkinleriz şimdi, bile isteye zarar verip özür dileyip her şeyi çözeriz sanıyoruz, eskisi kadar masum değiliz. Bir pazar sabahı kavgasında elime silahı aldım, “cesaretin varsa vur,” dedi, o da biliyordu boş olduğunu ben de. “Bak vururum,” dedim, oralı olmadı, asıldım tetiğe! Nereden geldiği, nasıl yerleştiği belli olmayan bir plastik boncuk fırladı namludan, tam karnına saplandı, çığlıklar, bağırış, pişmanlık, şaşkınlık ve muazzam bir pazar sabahı. Oysa o içinde mermi olduğunu bilse öyle cüretkâr olmazdı, ben de sıkamazdım elbette. Bir şeyler ters gitmişti, izi kaldı karnında, duruyor hala. Bazı soruların cevaplarından emin oluruz ancak sorduğumuz zaman nereden geldiği, nasıl yerleştiği bilinmeyen cevaplar duyarız, izi kalır. Hiç beklenmedik bir yerde, eskilere dair bir hatıra gelir elimize, hiç istemediğimiz bir anda isimler çarpar yüzümüze, sonra da cisimler, ne fena. 

Sustum ben de çoğu zaman, çok konuştuğumu sandığım anlarda bile susuyordum. Sormaktan ya da dokunmaktan korkuyordum bir yerlere. Entelektüel soruların, iltifatların, ya da paylaşılan kaygıların iletişim olmadığını yeni yeni anlıyordum. Esas iletişimin sustuğumuz yerde ya da sormaya korktuğumuz şeylerin içinde saklı olduğunu yeni yeni kavrıyordum. Hepsini burada, bu karanlıkta öğreniyordum.

“Yaz…” dedi. Yumdum gözlerimi, başladım yazmaya… 

“Türk – Alman Kitabevi, yağmurlu bir gece, koşuyoruz caddede, geç kalmış gibiyiz, bir yere değil, birbirimize. Bomboş, sadece sen ve ben, arayış bitmiş, bulmuş, buluşmuşuz. Sıcak şarap içimizi ısıtmış, üşümüyoruz hiç, her ihtimale karşı tutuyorum kolundan, olur da üşürsün diye ısıtmaya çalışıyorum seni…” 

“Hiç, bir şeylere geç kaldığını düşündün mü?” diye sordum deftere, cevap vermedi ama aynı soruyu sordu bana. Ben düşünmüştüm, hatta çok düşünmüş, düşündüğüm için harekete geçememiş ve geç kalmıştım. Gündüz vakti on dakikada bir gelen trenler gece yarısından sonra saatte bir gelir, ben de ömrümün gece yarısındayım. Boş gelen trenler tehlikelerle dolu, gideceğim yönü bilmiyorum, hangi peronda durmam gerektiğini öğrenemedim hala, bu yaşımda. O yüzden dayanamayıp çıktım istasyondan.

“Mecazen değil mi?” Elbette mecazendi. Onca hayale, onca hayalete rağmen hala aynı odadaydım. 

“Gittiği yoldan emin değilse geri dönebilmeli insan. Aklı geldiği yerde kalacaksa, hiç gitmemeli. Gittiği yere onlarca hayalet ve keder götürecekse kalmalı kendiyle.” Haklıydı defter, bugüne kadar neden hiçbir şey yazmamış, neden onunla daha önce konuşmamıştım. Bu çok aptalcaydı…

“Her şeyin bir zamanı var, suyun kaynama derecesi, bebeğin doğum zamanı ve senin de evet senin de bir vaktin var… Yaz…” 

“Dünya aniden ortadan ikiye yarılsa ve tüm insanlık yok olsa ne hissederdik acaba? Çok şey ancak bellek yok olduktan sonra o birkaç saniyeye sığdırılan hislerin ne önemi kalır ki? Hatırlanmayan her şey ölmeye mahkûm… Ayrılık da böyleydi. İki insanın yoktan var ettiği dünya aniden ortadan ikiye ayrılıyordu. O iki insanın inşa ettiği bellek, yazdığı mitler ve yarattığı tarih siliniveriyordu bir anda. Tıpkı dünyanın sonunu seyreden insanlık gibi onlarca, yüzlerce ve binlerce şey düşünüyordu birbirine veda eden o iki kişi ancak paylaşamıyordu bir diğeriyle. İkisi de ölüydü kendilerine ait olan o güzide evrende. Koskoca bellek, ortak bilinç ve tasarlanan gelecek, gaz ve toz bulutuna dönüşüyordu. İçilen sigaralar ve dökülen gözyaşlarıyla birlikte karışıyordu havaya, toprağa, suya. Ve gerçekleşmeyen hayaller, bir hayalet bırakıyordu ardında.”

Hayaletlerle dolu bir odada oturuyordum hala, karanlıkta, karanlığın kucağında. Karanlıktan gelmemize ve karanlığa gidecek olmamıza rağmen korkuyorduk ondan. Çölde kendini arayan bir keşiş gibi geziyordum sayfaların arasında. Bir cevap arıyordum ama hangi soruya cevap aradığımı bilmiyordum. 

“Yaz…” Emir kabul edip yazmaya başladım, “Bir antik kent ya da deniz feneri…” dediğim anda araya girdi:

“Hayır! Yaz…”

“İstanbul’un çıkmaz sokakları, attığım her adımda bir duvar karşılıyor beni, geri dönmek tek çare ancak…” dedim ve duraksadım, defterden bir ses çıkmadı, devam ettim, “Dönmek tek çare ancak dönemiyorum, yapamıyorum, bunu en iyi sen biliyorsun. Bir parkta, bir bankta bırakıyorum seni ya da de sen beni, ne fark eder ki? Yalnızız artık, ayrıyız-” kesti sözümü… 

“Yaz! Doğruyu yaz!”

“Peki… kelimelerle aramın iyi olmasına rağmen asla betimleyemediğim güzellikte o esrarengiz-” 

“Hayır!” dedi ve sayfayı çevirdi, iş artık çığırından çıkmaya başlamıştı, korkuyordum. Bir süre uçuştuktan sonra sakinleşti, daha yumuşak bir sesle konuştu tekrar, “Yaz… Ama… Gerçeği… Yaz…” Derin bir nefes alıp yazmaya başladım: 

“Otuzlu yaşlarında, hafif uzun saçlı, bıyıklı çirkin sayılacak bir adam… Evet, doğru bildin, evet… Odasında tek başına bir şeyler yazmaya çalışıyor. Yazıyor, siliyor, yazıyor siliyor. Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıyor, bundan da şikâyetçi değil. Aynı kayayı tekrar tekrar yukarı taşımaktan yorulmadığı gibi keyif alıyor sanki. Evinin bodrum katında defterle konuşan bir adamın hikâyesini yazıyor şimdi, konuşacak kimsesi olmadığı için… Yalnızlığını, kimsesizliğini, terk edilmişliğini bir bodrum katı ile sembolize ediyor sanki… Bunlardan hangisi gerçek hangisi sanrı bilmiyor… Gerçekten bodrumda mı yoksa bodruma hapsolmuş bir adamı mı yazıyor yoksa bodruma hapsolmuş bir adamı yazan bir adamı mı… Ama bekliyor, durmadan bekliyor, neyi beklediğini bilmeden bekliyor…” 

“Evet, doğru cevap… Mysticus servator cordium tardantium…” diye mırıldandı defter, aydınlanmaya başladı bodrum “O ne demek” diye sordum ışık giderek artarken. 

“O… benim ismim: Geç kalmış kalplerin esrarengiz kurtarıcısı,” dedi. “Düşünmekten hareket edememiş, trenlerin hızla geçtiği bir istasyonda iki hatta dört peron arasında kalakalmış, her yere ve ihtiyaç duyan herkesin yanına gitmekten yerini yönünü kaybetmiş, elinde koca bir ‘Ben olsam öyle yapmazdım, ben olsam öyle demezdim, ben olsam daha farklı davranırdım’ serzenişiyle dikilen sen ve senin gibi kalplerin kurtarıcısı… Sana beklediğin şeyi veremem çünkü sen henüz onun ne olduğunu bilmiyorsun, sana betimleyemeyeceğin kadar güzel olan o esrarengiz kadını da veremem ama neyi beklediğin konusunda yardımcı olabilirim.”

Evet, bu benim için yeterli olurdu, arayışla geçirip hiçbir şey bulamadığım kaybolan o günlerimi böyle telafi ederdim belki. Kaynağı belirsiz bir ışık kapladı odayı, açamaz oldum gözümü. Tanıdık bir sese, tanıdık dize ve melodilere ihtiyacım vardı, zifiri karanlık kadar tekinsizdi bu sonsuz aydınlık. Her şey zıddı ile kaim, her zıt bir diğerini taşıyor içinde. Sislerin içinde yürüdüğümü görmüştüm bir gece düşümde. Ona benziyordu… Yine bir belirsizlik yine bir tekinsizlik ve umut tüm bunlara rağmen, kalbimi ısıtan o umut düşürdü beni, ağır ağır indim yere, susmuştu defter, açıktı sayfalar sanki hiç yazılmamış gibi. Sadece bakmasını bilenler görüyordu izleri, aynı kardeşimin karnındaki gibi. Bir sürü ben vardı, bir sürü ben vardım, bu cümle nasıl kurulur bilmiyorum. Hangisi gerçek hangisi esas hangisi bir yansıma bilmiyordum ama evet hala bekliyordum, her bir halimde, her bir alternatifimde. 

Evet doğru, bekliyorum ama bir yüzü ya da bir bedeni değil, bir sesi, gittiğim, gitmeye mecbur kaldığım bir yerin “geri dön, seni bekliyorum” diyen sesini. Karakteri sağlam, iradesi güçlü insanlar için yeniden doğmak gibidir geri dönmek, öyleymiş, bir suni teneffüs yahut elektroşok ya da masallardaki gibi gerçek aşkın öpücüğü olmadan nasıl yeniden doğar insan, nasıl tekrar bedenine döner ruh, nasıl geri alınır haktan gelen ve hakka verilen can… 

O nedenle bekliyorum…  

ağustos 2025, Küçükçekmece


görsel: Kerem Yükseloğlu


Diğer Yazılar

kuşların konmadığı ağaç

önsözümsü Hayatımdaki küçük şeyleri değiştirmek adına aldığım ilk kararlardan biri, istifçilikten maximalistliğe …

O, Ferit Edgü

Kaş, Şubat 2026 Okumaya doyamadığım, hatta bütün kitapları okumaya ömrümün yetmeyeceğini düşünüp, hayıflandığım y…

‘kısa olan’ın psikesi VI: Bu Bir Kültür Ürünüdür

Sözü yazıya dökmenin kuşkusuz çok fazla yolu var. Yazının kalıbı kadar sözün kıvamı da mühim elbette. Her zaman kuşu…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .