Tek bir film, yıllarca köhne çarklarıyla dönüp duran bir düzeni değiştirebilir mi?
Ya da altı üstü bir soğan, alın terinin, emeğin, adaletsizliğin ve eşitsizliğin sembolüne dönüşebilir mi? Kim bilir…
Fakat sanat, özellikle de sinema, en azından başkalarının yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serebilir, daha da görünür kılabilir.
Film sayesinde ortaya atılan bir kıvılcım ve izleyicinin kurduğu duygudaşlık pek çok şeyin öncüsü olabilir. Günlük, basit gibi görünen şeylerin arkasındaki ciddi emekler üzerine farkındalık oluşturabilir. Zamanın akışkan düzleminde durup insanları düşündürebilir.
Belki de ‘Işığın Hasadı’ en çok da bu yönüyle belleklerimizde ve yüreklerimizde bu kadar yer edindi. Bireysel yolculuklardan soğan kabukları gibi katman katman çarpıcı bir toplumsal anlatıya evrildi.
Mevsimlik tarım işçilerinin aydınlanmaya bağlı yaşadığı zorlukların ana omurgasını oluşturduğu film, aydınlanma sorunundan ziyade; hayatın, düzenin ve adaletin kendisinin sorgulandığı bir metafora dönüştü. Anlatılan soğanın mı, insanın mı öyküsüydü?
Filmine dair umudunun “En azından bu ülkenin gıdasını üretenler, neden hayatın en temel imkânlarından mahrum bırakılıyor?” sorusunun büyütülmesi olduğunu dile getiren yönetmen Esin Özalp Öztürk ile ortaya attığımız bu bütün olasılıklar, sorular ve daha pek çok konu üzerine apart’ta söyleştik.

Işığın Hasadı’nın tohumları nasıl atıldı, bize üretim sürecini anlatır mısınız? Bu filmi çekmekteki temel güdülenmeniz ne oldu?
Işığın Hasadı’nın tohumu tek bir anda değil, yıllar içinde biriken dert edinmelerle atıldı aslında. Görüntü Yönetmenim Ayaz Bilgiç’le düzenli yaptığımız mesleki sohbetlerimizin birinde o an çekim için bulunduğu sahadaki gözlemlerinden bahsetti ve işçilerin jeneratör sorununu anlattı. Ayaz; ışık ve aydınlanma meselesinden, teknik bir ihtiyaçtan ziyade; hayatın, düzenin ve adaletin kendisi gibi bahsetti ve benim için o anda film akmaya başladı ve hemen filmin ismi geldi: Işığın Hasadı.

Mevsimlik tarım işçilerinin hayatları hem çok yakınımızda hem de çok uzak. Üretim süreci önce kısa ziyaretlerle başladı. En önemlisiyse kamerayı bir ziyaretçi gibi değil, hayatın doğal akışı içinde konumlandırmak oldu. Küçük bir ekiple, mümkün olduğunca sade bir prodüksiyonla çalıştık. Filmin dili de buradan çıktı. Büyük cümleler kurmaktan çok, gündelik hayatın küçük ama sarsıcı ayrıntılarına kulak veren bir anlatı.
Belgesel çekme isteğiniz tarım işçileri tarafından nasıl karşılandı? Bu konuda sorun yaşadınız mı?
İlk karşılaşmalarda doğal olarak bir mesafe vardı ki bu çok anlaşılır.
Bu yüzden en baştan beri son derece şeffaf bir ilişki kurmaya çalıştık. Ne çektiğimizi, neden çektiğimizi, nerede gösterileceğini ve kimin izleyeceğini açık açık konuştuk. Dertleriyle dertlendiğimizi anlatmak ve orada bulunma hâlimizi günlük hayatlarını bozmayan bir sadeliğe taşımak çok önemliydi. Zorlandığımız anlar oldu; ama her defasında çözümümüz konuşmak ve daha fazla dinlemek, kısacası samimiyet oldu.

Sık sık “elektrik yoksa hayat da yoktur!” vurgusu yapılan belgeselde, coğrafi şartlar ekibinizi de etkiledi mi? Çekerken sizi zorlayan sahneler nelerdi?
Açıkçası bizi en çok zorlayan çalışma şartları olmadı. Evet, şartlar, özellikle de tarlada ve çadır alanındaki altyapı kısıtları ekibi doğrudan etkiledi. Filmde anlatılan yokluk doğal olarak çekim ortamının da gerçeğiydi. Elektriğin sınırlı olduğu bir yerde çekim yapmak demek: şarj, veri yedekleme, ışık, ses, hatta bazen en temel ihtiyaçların planlanması anlamına geliyor. Ancak bunların ötesinde, ekibi en çok zorlayan çocuk işçiliğine ve kadınların bitmek bilmeyen mesaisine tanıklık etmek oldu. Kadın karakterlerin çeşitli kültürel normlar nedeniyle kamera önünde konuşma konusundaki çekinceleriyse tüm ekip için en zorlayıcı durum oldu.
Gün geçtikçe iyice ticari kaygılar etrafında şekillenen sinemada, toplumcu bir film yapma gayesi nasıl karşılandı, sizce hak ettiği ilgiyi ve değeri gördü mü?
Toplumcu bir film, çoğu zaman sektörün hızına pek uymuyor. Hızlı tüketilmek için değil, izleyiciyi durdurup düşündürmek için var ne de olsa. Bu nedenle ana akımda karşılığı sınırlı kalabiliyor. Öte yandan festival dolaşımı, özel gösterimler ve dijital platformlar gibi alanlarda bu tür filmlerin izleyiciyle kurduğu bağ çok güçlü olabiliyor. Ben “Hak ettiği değeri gördü mü?” sorusunu ikiye ayırıyorum: Endüstri açısından daha fazla alan açılması gerekiyor ama izleyiciyle kurduğu duygusal ve vicdani temas açısından Işığın Hasadı’nın gerçek bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. Umudum, filmin en azından şu soruyu büyütmesi: “Bu ülkenin gıdasını üretenler, neden hayatın en temel imkânlarından mahrum bırakılıyor?”

Konusu gereği sosyolojik yanı ağır basan “Işığın Hasadı”, film ötesine geçip bir farkındalık oluşturur mu, bir şeylerin değişmesine önayak olur mu sizce?
Tek bir film dünyayı değiştirmeyebilir ama bir filmin başlattığı cümleler, kurduğu empati ve açtığı tartışma alanı değişimin parçası olabilir. Işığın Hasadı’nın gücü bence şurada: Bir istatistiği değil, bir hayatı görünür kılıyor. Farkındalık, bazen bir izleyicinin “Bunu ilk kez bu kadar yakından gördüm” demesiyle başlar; bazen bir kurumun, bir gazetecinin, bir karar vericinin meseleyi yeniden düşünmesiyle… Eğer film bir şeyin değişmesine önayak olacaksa, bu ancak dayanışma ağlarıyla, sivil toplumla, yerel yönetimlerle, meslek örgütleriyle ve izleyicinin seyirci olmaktan çıkıp tanık olabilmesiyle mümkün.
“Işığın Hasadı” tek bir tema etrafında çerçevelenmiş gibi gözükse de, aslında belgeselde yer alan her insan ayrı bir hikâye. Sizi en çok etkileyen hikâye hangisi?
Birini seçmek çok zor çünkü film boyunca tanıklık ettiğim şey tek bir hikâyeden öte, bir hayat örgüsüydü. Ancak özellikle Zeynep ve Güli’nin hayatlarına değmek beni birçok açıdan değiştirdi. Bunca imkânsızlığın içindeki çabalarını ve akıl almaz bilgeliklerini unutamıyorum. Hikâyeleri bende devam ediyor…

Belgeselinizle ilgili araştırma yaparken filmi önce işçilerin izlediği bilgisine ulaştım. İşçilerin geri dönütleri nasıl oldu bu noktada ve genel anlamda geri dönüşlerden memnun musunuz?
Evet, benim için en kıymetli eşiklerden biri filmin önce filmde yer alan işçiler tarafından izlenmesi oldu. Film biter bitmez, ilk onların gözleri değsin diye Urfa’ya gittim ve filmi onlarla birlikte izledim. Oradaki geri dönüşler hem duygusal hem de çok öğreticiydi. Bu, yönetmen olarak insana şunu hatırlatıyor: Belgesel yalnızca anlatmak değil, temsil sorumluluğunu taşımayı da yanında getiriyor. Ne mutlu ki işçilerin yorumlarından son derece memnunum.
Üçüncü Sinema hakkında düşüncelerinizi merak ediyoruz; “Işığın Hasadı” sizce bu akıma ne kadar yakın veyahut uzak?
Üçüncü Sinema’nın politik ve etik mirası önemli. Zannediyorum Işığın Hasadı o geleneğe yakın bir yerde duruyor. Biçim olarak derdim seyirciyi gündelik hayatın içindeki çatlağa yaklaştırmak; gözlemci, sakin ama sarsıcı bir dil kurmak. Dolayısıyla film, Üçüncü Sinema’yla akraba; ama belki de kendi şiirselliğini ve gözlem ritmini de koruyan bir yerde duruyor.

Klişeleri ters köşe yapalım: Hangi filmleri izler, hangilerini izlemezsiniz? Hangi kitapları okur, hangilerini okumazsınız? Hangi şarkıları dinler, hangilerini dinlemezsiniz?
Hayatın genelinde de ajite işlerden hoşlanmıyorum. Kameranın, konusunu küçültmediği; acıyı teşhire çevirmediği; zekâsıyla ve vicdanıyla çalışan işleri seviyorum. Manipülatif, kolay duygulara oynayan, insanı nesneleştiren anlatılardan uzak durmaya çalışıyorum.
Kitapta da benzer: iyi yazılmış anlatı-dışı (deneme, araştırma, biyografi), güçlü edebiyat, toplumsal tarih ve tanıklık metinleri ilgimi çekiyor; hızlı çözüm vaadiyle gelen, yüzeysel kişisel gelişim diline mesafeliyim sanırım. Müzikteyse türden çok tavra bakıyorum: sahici, özgün, duyguya alan açan müzikleri dinliyorum.
Sinemamızın vaziyetini tek bir – uzun – cümleyle özetlemenizi istesek…
Sinemamız, çok güçlü bir yaratıcı enerjiye ve büyük bir anlatı potansiyeline sahip olmasına rağmen, kırılgan finansman yapısı, görünmez emek düzeni, dağıtım kısıtları, festival-odaklı dar dolaşım ve sürekli hayatta kalma moduna zorlanan üreticileriyle, her şeye rağmen ısrarla film yapanların omzunda ayakta duran, kimi zaman parlayan ama çoğu zaman kendi değerini kendi içinde tüketen çetin bir ekosistem.
Ufuktaki çalışmalarınız neler? Seyircilerinizi neler bekliyor?
Yeni projelerde yine görünmeyeni görünür kılmaya çabalayacağız ama biçimsel olarak farklı arayışlarım da var. Kısa film ve belgesel tarafında yeni hikâyeler; ayrıca animasyon ve farklı anlatı biçimlerine göz kırpan işler… Seyircileri, yine insanın ve emeğin tarafında duran; hafızaya, kadın deneyimine, toplumsal eşitsizliklere ve görünmez hayatlara temas eden filmler bekliyor.
Zaman ayırıp apart’a konuk olduğunuz için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Işığın Hasadı’na alan açmanız ve hikâyesini konuşulur kılmanız son derece kıymetli.