Yorgunum (akvaryumun içinde olmayan bir şeyden) bir acının gölgesinde yaşamaktan değil, gölgenin kendisi olmaktan.
Ağlayamadım kaybettiğim balığıma. Öyle herhangi bir gün gibi değildi. Bazı şeyler ters gitti bazıları hiç gitmedi. Yarım kalan her şeyin ağzı açık bir balık gibi. O gün yüreğimin kapağını kapattım. Çırpındım. (boğulmak istemeyenlerin ilk refleksi budur)
Tüm ölü balıklar birden gittiler. Belki ben gönderdim. Belki hepsi hala buradaydı ama suyun üstünde.
Ben yorgundum. Herkes çok yorgundu. Kimsenin içi dinlenmeye uygun değildi.
Şimdi yıllar geçti / geçmedi arada aklıma geliyor soruyorum kendime en çocuk sesimle: “ölü balıklar nereye gider?” (ya cevap verirse? ya değişirse her şey?)
Merak etsem de bilmek istemiyorum. Çünkü bazı bilgiler ölü balıklar gibidir nereye gittikleri bilinmez.
Çoktu. Çok fazla balık. Bir tanesi var (en neti) en çok kaçındığım gölgesiyle bile konuşmadığım.
En çok o yoruyor beni. En çok o kalıyor içimde kocaman bir deniz, tuzlu, bulanık. Derin.
O gitmedi. Hiçbiri gitmedi. Ama biri bir tanesi biliyorum. O hiç gitmeyecek.
Sahi, ölü balıklar nereye gidiyor?
fotoğraf: Albarrán Cabrera, The Mouth of Krishna serisinden