© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

Nobel’in sıradan kadınları: güzellik buyruğuna direnen yelek

Ekim 20, 2026
Seçil Genç

Paylaş

“İnsanları körü körüne bağlılıklardan, sloganlara, söylevlere, liderlere ve grup duygularına itaatten kurtaracak olan bilgidir.” Doris Lessin.

2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Anne Carson aldı. Haberi öğrendiğinde Reykjavík’teki evinde mutfak zeminini süpürüyordu. Dünyanın en büyük edebiyat ödüllerinden biri, sıradan bir sabahın içine böyle girdi. Bir telefon çaldı; bir kadın, yapmakta olduğu işin arasında o telefona cevap verdi. Carson’ın haberi karşılayışındaki doğallıkta, uzun zamandır görmeye pek alışık olmadığımız bir hâl vardı: Kendini dünyanın bakışına göre yeniden düzenlemeyen bir kadın hâli.


Bu anı izlerken aklıma Doris Lessing’in Nobel aldığını öğrendiği andaki görüntüler geldi. Aralarında yıllar var; ama ikisini birbirine yaklaştıran, ödül haberi karşısındaki sıradanlığın ve kendiliğin büyüsü. Büyük bir haber geliyor; onu karşılayan kadın için benliğinin değeri, dışarıdan gelen hayranlıktan daha kalıcı bir şey olarak tüm ihtişamı ile tam orada duruyor. Lessing, 2007’de alışverişten dönüyor. Üzerinde yeleği, yanında alışveriş torbaları var. Evinin önünde bekleyen gazeteciler Nobel’i kazandığını söylüyor. Torbalarını bırakıp kapısının önüne oturuyor. Haberi, neredeyse sıradan bir posta gelmiş gibi, sıradan hayatının eşiğinde karşılıyor. O yelek, o torbalar, o oturuş, yılların birikiminin ve emeğin gündelik varoluşla ne kadar rahat yan yana durabildiğini gösteriyor.


Beni etkileyen, bu iki önemli kadının “kendilikleri”… O ana bir şey eklemeye çalışmadan, karşılarında beliren bakışın istediği biçime girmeden, hayatı da değerli bir ödülü de oldukları gibi karşılama güçleri. Başarılarının büyüklüğünü, görünüşlerinde sergilemek gibi bir telaşlarının olmaması. Bu iki sahnede, hayatın derinliğini olanca samimiyeti ve gerçekliği ile görebilmek bana huzur veriyor.


Peki bu sıradanlık neden bu kadar çarpıcı ve yabancı geliyor bize? Çünkü kendi olma hâli artık biraz da delilik olarak adlandırılıyor. Kadın, artık evinin içinde dahi kendisine başkalarının gözünden bakıyor; nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin beklentiler, yalnız kaldığında bile peşini bırakmıyor. Güzel mi, bakımlı mı, zayıf mı, genç mi? Yaşını gösteriyor mu? Kendine yeterince özen gösteriyor mu? Yüzündeki çizgiler, saçındaki beyazlar, yaşanmış bir hayatın izleri olarak kabul görmek yerine, açıklanması ve giderilmesi gereken kusurlar olarak yanı başında duruyor.


Kadınlardan beklenenin sonu gelmiyor. Genç kadın daha güzel olmalı; yaş alan kadın gençliğini korumalı. Bedeni her dönemde başka bir düzeltmenin konusu olmalı. Kadına verilen mesaj aynı: Şu anki hâlin yeterli değil. Biraz daha uğraşırsan, biraz daha harcarsan, biraz daha müdahale edersen kabul edilebilir, hatta sevilebilir bir hâle dönüşebilirsin. Böylece kadın bedeni, içinde yaşanan bir varlık olmaktan çıkıp adeta bir sahne performansına dönüşüyor.


Kapitalizm de bu yetersizlik duygusundan besleniyor. Yaşamın doğal değişimlerini, çözüm satılabilecek sorunlar hâline getiriyor. Kırışıklık, yaşanmış zamanın izi olmaktan çıkıp giderilmesi gereken bir eksikliğe çevriliyor. Beyaz saçlar gizleniyor, değişen beden kusurlu ilan ediliyor ve yüze zamansızlık ifadesi yükleniyor. Genç kalmak bu demek! Kadınlara, yaşamak ile yaşadığını belli etmek arasında tuhaf bir ayrım dayatılıyor: Ömür sürebilirsiniz ama o ömrün izlerini bedenlerinizde taşımak artık bir kusur, artık bir eksiklik, hatta artık bir suç! Kapitalizm ve ataerki sizi böyle görmek istemiyor!


Lessing’in “Kadınlar güzelliklerinin kölesidir” cümlesini bugün bu bağlamda okuyorum. Güzelliğin bir değer ölçüsüne dönüşmesi, kadını o değeri korumakla yükümlü kılıyor. Güzel sayılan kadın güzelliğini kaybetmekten korkuyor; yeterince güzel sayılmayan kadın ona ulaşmaya çalışıyor. İkisinin de önüne bitmeyen bir görev konuyor. Feminizmin burada sorması gereken soru bence şu: Bu görev neden kadınların hayatının böylesine büyük bir bölümünü işgal ediyor? Kadınlar neden dünyayı ve hayatı düşünürken bir yandan da nasıl göründüklerini düşünmek zorunda bırakılıyor? Bir kadın ne yaparsa yapsın, bedeninin ayrıca onaylanması gerektiği duygusu nasıl bu kadar olağanlaşabiliyor?


Carson ve Lessing’in gündelik hâllerinde, bu zorunluluğun dışında bir varoluş görüyorum. Lessing’in hırkasında bir eksiklik aramıyorum. Carson’ın süpürmekte olduğu sabahı, büyük başarıya yakışmayan bir ayrıntı olarak görmüyorum. Tam tersine, bu iki anın içinde bilgi ile hayat arasındaki o derin bağı hissediyorum. Düşünen kadın ile alışveriş yapan kadın aynı kişi. Edebiyatı dönüştüren kadın ile mutfağının zeminini süpüren kadın aynı hayatın içinde buluşuyor. Bilginin yüceliği, gündelik hayatı aşağıda bırakmak zorunda değil. Büyük bir birikim, sıradan bir yeleğin içinde taşınabiliyor. Yılların emeği, kapının önünde bir basamağa oturabiliyor. Demek ki insanın kendisine ilişkin bilgisinin derinleşmesi, dünyaya nasıl göründüğüne ilişkin kaygısını küçültebiliyor. Ben bu büyüleyici doğallık ve muazzam sıradanlıkta, güzellik idealinden daha geniş bir hayatın mümkün olduğunu görüyorum.


Yaşlanmak benim için bu yüzden çok değerli. Bir insanın yüzündeki kırışıklıklar, varlığının sürekliliğini taşıyor. O çizgilerin içinde yalnızca biyolojik zaman yok; çalışılmış, düşünülmüş, üzülünmüş, sevilmiş koca bir ömür var. O çizgilerin her birinde bir yaşanmışlık bize kendini hatırlatıyor. Kadınlardan bu izleri silmelerini istemek koskoca bir hayatın, yıllarca verilmiş emeğin, aşkların, anların, anıların, başarıların, başarısızlıkların, acıların ve mutlulukların silinmesi demek.


Lessing’in gündelik hâlinde bana iyi gelen, yaş almış ama gizlenmemiş bir kadın görmek. Orada, yaşadığı yıllarla birlikte var olan bir kadın var. Carson’ın doğallığında ise değerini göstermek için değişme telaşından uzak olmanın ferahlığı… Düşüncesinin ve emeğinin yanına bir de kusursuz görünme yükünü eklemeyen iki kadının rahatlığı. Kendi değerini başkalarının bakışında aramakla tüketilmeyen bir hayat! Belki de o yüzden bu kadar şaşkınız bu sıradanlık karşısında… Kendi yüzünü sürekli kontrol etmeden konuşabilmek. Bir günü, o gün nasıl göründüğünden bağımsız olarak değerli bulabilmek. Yaşı ilerlerken eksildiğine inanmamak. Kendini her sabah yeniden kabul edilebilir hâle getirmekle yükümlü hissetmemek.


Bu iki kadının görüntülerini yalnızca sevimli birer an olarak paylaşmak, onların açtığı soruyu küçültüyor. O görüntülerde beni hem hüzünlendiren hem de bana güç veren, dünyanın en büyük ödüllerinden birini almış iki kadının sadelikleri kadar, kadınlara öğretilen yetersizlik duygusunun dışında durabilme güçleri. Bu iki kadın bana, sürekli kendisini değiştirmesi istenen kadınların, kendi hâlinde olmalarının mümkün olduğunu ve özgürlüğü hatırlatıyor.


Bir telefon çalıyor. Bir kadın süpürmekte olduğu zeminden başını kaldırıyor. Başka bir zamanda, başka bir kadın alışveriş torbalarını bırakıp kapısının önüne oturuyor. Dünyanın ilgisi onlara yönelirken hayatları ve benlikleri kendi ritimleri içinde akmaya devam ediyor. Bana kalırsa o anların büyüklüğü biraz da burada: Kadının düşüncesi, emeği ve yaşanmış ömrü, olduğu hâliyle karşımıza çıkıyor. Bir yeleğin içinde, bir mutfağın ortasında, bütün sıradanlığıyla. Ve yeterli geliyor.


görsel: Shaun Curry, AFP, 2007


Diğer Yazılar

doksan sekiz

bazı şeylerin acısını sonradan hissediyor,bazı acıların sebebiyle de sonradan yüzleşip hissizleşiyorduk. Ölümün n…

Bizans sanatında dini figür tasvirleri ve sembolleri üzerine bir inceleme

Ortaçağ ve Erken Dönem Rönesans eserlerinde (tablo, fresk, ikona) sanatçılar kutsal figürlerin tasvirinde, bu figürl…

UFF XII ön jüri sürecinin ardından: İran’dan gelen sesi duyuyor muyuz?

Bu yıl yine Uluslararası Uşak Kısa Film Festivali’nin ön jürisinde yer aldım. Dünyanın dört bir yanından gelen başvu…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .