Türkiye’deki drag queen’lerin belgesel sahnesini de bir “performansa” dönüştürdükleri Kraliçenin İllüzyonu belgeseli (Yönetmenler: Ceren Özkanlı Samlı ve Erinç Durlanık, 2024) daha ortalarına gelmeden ‘hiç bitmese’ duygusu uyandırmaya başlıyor. ‘Hiç bitmeme’ fantazisini yazı boyunca açacağım. Baştan söylemeli ki 21 dakikalık belgesel az daha uzasa o illüzyon ve büyünün aşındırılıp sömürülme tehlikesi baş gösterebilirdi. Ancak yönetmenler bunun bilincinde ve filmi tam yerinde bitiriyorlar.
İllüzyon veya büyü sadece, drag queen sahnesinin o aynalı renklerinde, fosforunda, zenne farfaralığında ve extravaganza estetiğinde değil; o frapanlığın bin misli, drag queen’lerin içlerinde patlıyor. Gündüz peruksuz, makyajsız, ‘sade’ moda geçtiklerinde bile ‘çekirdekler’ patır patır, hiç durma niyetinde değil. Eski kelimelerin dahi ağızlarında helmelenip parıldadığı queen’lerden Cake Mosq’un tabiriyle sürekli bir ‘iç “zelzele” hali’ göze çarpıyor. Bu arada “drag” İngilizcede “bitmek bilmeyen” de demek ama burada kastım olumsuz anlamda değil: “asla ve kat’a!”😎 Benlik keşfi arzusuna dair çekirdekler bunlar. Çünkü her gece yeniden yaratacaklar kendiliklerini…
Dahası bu keşif arzusu, hem sahneden hem de belgeselden dışarı taşıyor. Bu arzu, renk tutarlılığına kafa yorduğu belli olan belgeselin alevli ve puslu renklerine binerek, sara sarmalaya bulaşıyor etrafa. Kraliçeler, performansları ve hatta “performatif cinsiyet”leriyle (Judith Butler), orada burada, her yerde kalıplara sıkışmış, donuk, tutuk, ölük cinsiyetlerin bastırılagelen, güme gidecek sonsuz tonlarını imliyorlar. Daha kıvılcımı bile çakılamadan heder olacak, yine eski deyişle, zâyi olacak ziyâların sinyalini yakıyorlar. “Başka” erkeklikleri, başka kadınlıkları, x sayıda cinsiyeti işaret ediyorlar. “Anima”nın içindeki “animus”u (Jung) veya tersi veya tersin de tersi…
Kraliçelerin, her biri farklı bağlama sahip, tabu yıkıcı personalar Huysuz Virjin, Zeki Müren ve Bülent Ersoy’a küçük sitemleri var; ancak “herkesin kendi döneminin şartları içinde varoluş mücadelesini sürdürdüğünü” teslim ediyorlar. Nitekim Kobra Murat gibi “evli-çocuklu” şovmenler de bu skalanın içinde veya dışında sahnesini yapmaya devam ediyor.
2007’de RTÜK baskısıyla Huysuz Virjin personasına veda eden Seyfi Dursunoğlu 1970’de sahne almaya başlar.
Hatta arkeolojiyi Cumhuriyet öncesine götürürsek, 1914 Osmanlı’sında geçen bir ‘zelzele ironisi’ olan Değirmen’de (Senaryo: Barış Pirhasan, Yönetmen: Atıf Yılmaz, 1986) de başka Türk filmlerinde de zenne temsillerine rastlarız.
1914 Osmanlı’sından oturak âlemleri ve zenne temsillerine yer veren Değirmen (1986)
Elbette 2011 yapım Zenne (Yönetmenler: Caner Alper, Mehmet Binay) filmini de unutmamak gerekir. Kısacası, Turkish drag queen’ler sürekli bir ‘oluş’ (Deleuze) içinde değiller yalnızca. Bu sahne sanatçıları, ‘etraf’ı sarmış tekdüze kasvete ışık üfleyen performanslarıyla, ‘hiç bitmeyecek’ varoluş potansiyellerine oyunbaz ve ‘camp-estetik’* bir çağrı yapıyorlar.
Eşcinsel olduğu için vurularak öldürülen Ahmet Yıldız’ın hikâyesinden esinlenerek çekilen filmde, Ahmet’i canlandıran Erkan Avcı Altın Portakal (2011) kazanmıştı.
Not 1: Brittannica’ya göre “camp”; abartılı, ironik ve şaşaalı olana kıymet veren ve tipik olarak yüksek ve popüler kültür arasındaki uçurumu kapatan bir stil ve estetik duygudur. Özellikle kuir kültüründe, statükonun sıradanlığına karşı bir direniş biçimi ve özgürleştirici bir kendini ifade etme aracı olarak hizmet eder.
Not 2: Yazıyı yayımlanmadan evvel yüksünmeden birkaç kere okuyan sevgili şair Onur Köybaşı’na teşekkürler.
Belgeselin Instagram sayfası: https://www.instagram.com/queensillusion/