Bu hikayeye her şeyin “normal” olduğu zamanları anlatarak başlamak isterdim, ne kadar “normal” olmayan bir durumda olduğumu daha net ifade edebilmek için. Sonuçta karanlığı aydınlık olmadan tanımlayamazsın, ama yazdıkça fark ediyorum ki aslında hiçbir şey hiçbir zaman ne normaldi ne de aydınlık. Yine de sana ne kadar karanlık olduğunu anlatmayı deneyeceğim. Ruhumu her geçen saniye daha da çürüten, biraz önce fark ettiğim üzere bana aydınlığı bile unutturan, soğuğu içime işleyen karanlığın gerçek yüzü ile tanıştıracağım seni.
Tahmin edebileceğin üzere artık bu dünyada güneş doğmuyor. Ne zamandan beri, bilmiyorum. Kimse bilmiyor çünkü o kadar kademeli bir şekilde terk etti ki güneş bu diyarı, ara ara sesini çıkaranları kimse duymadı. Herkes gün geçtikçe dünyanın biraz daha az aydınlık olmasına, biraz daha az normal olmasına yavaş yavaş alıştı. Fark ettirmeden kaynayan suda can vermeyi bekleyen kurbağalar gibi, koskoca okyanusa ne olacak diye kirletilen sularda zehirlenen balıklar gibi, küçük bir kıvılcımdan çıkan orman yangınında bakışlarını çevirdiği her yerin alev olduğu zavallı tavşanlar gibi. Belki de bunca yıldır doğaya yaptığımız zulmün karşılığını aldık doğa tarafından, bunu da bilmiyorum. Tek bildiğim başımıza gelen en kötü şey karanlık değildi.
Karanlık artık dünyayı tamamen ele geçirdiğinde, gözlerimiz ve zihinlerimiz aydınlığı unuttuğunda, güneş eski bir efsaneden ibaret oldu. İstesek de istemesek de alıştık bu duruma, insanız çünkü. Her koşulda hayatta kalmaya kodlanmışız ve başımıza ne gelirse gelsin bir şekilde adapte oluyoruz. Bazen bunun iyi mi kötü mü olduğunu çok düşünüyorum, biliyor musun? Güneş azaldıkça daha çok ateş yaktık, geceleri daha az dışarı çıktık, yaşama şeklimizi her geçen gün daha da azalan ışığa göre ayarladık. Bunları hayatta kalmak için yaptık ama güneşin ışığı neden azalıyor, biz neden böyle yaşıyoruz diyenleri de susturdular. Korktular, güneşin tamamen batmasını istemediler. Azar azar yok olacağını, yok olacağımızı, bilseler de radikal bir değişiklikten ödleri koptu. Nasıl bu duruma geldiğimize değinmeyeceğim ama en nihayetinde, şu an benim dünyamda güneş de aydınlık da kalmadı. Kaynaklarımız tükendi, yakıtlarımız bitti. Herkes burnunun ucunu anca görebiliyor ve böyle yaşamaya devam ediyoruz. Sana bunun gayet iyi olduğunu ve halinden çok memnun olanların olduğunu söylesem şaşırmazsın, değil mi? Eminim bir yerlerden tanıdık gelecektir.
Şimdi her zaman soğuk, her geçen gün daha korkunç ve herkesin yalnız kaldığı dünyada yaşarken sana bu satırları yazıyorum. Çünkü dediğim gibi başımıza gelen en kötü şey karanlık değildi. Biri bunları yazmalı, gerçi yazanlar var biliyorum. İşin aslını istersen ben seni olanlardan haberdar etmek için değil, delirmemek için yazıyorum zira aklım almıyor olanları. Kimsenin bu durumdan memnun olmadığını bilmeme rağmen, nasıl kimse tamamen aklını yitirmedi buna da inanamıyorum. Işığımı yenileyip geleceğim, bir saniye bekle lütfen.
Karanlıkta aramızda dolaşan yeni bir tür çıktı. İnsan suretindeler ama onların ışıkları yok, bizi onlardan ayıran en büyük fark bu. Karanlıkta serbestçe gezebiliyorlar ışığa ihtiyaç duymadan, zaman zaman hallerinden çok memnun oldukları hissine kapılıyorum. Yanından geçtikleri insanların nefeslerini kesiyorlar, ışıklarından fark ettirmeden çok az çalıyorlar ve giderken de insanı içinde yeni doğmuş evladını kaybetmişsin gibi bir hisle baş başa bırakıyorlar. Bazı insanlar bu varlıklarla karşılaştıklarında mide bulantısı ve kusma gibi belirtiler de gösteriyor ama bu çok nadir. Herkesin ışığından çalmalarına rağmen onlarda hiç ışık olmamaları ise bu koca anlamsızlığın içinde bana en anlamsız gelen şey. Ara sıra çok büyük olaylar olduğu için, mesela zaten çok az ışığı kalan birinin ışığını tamamen söndürdükleri için veya bir astım hastasının ölümüne sebep oldukları için, toplanıp bunu uzun uzun konuşuyoruz. Yine de bir çözüm önerisi düşünemeyecek kadar dehşete kapıldığımızı itiraf etmeliyim, belki de o kadar da hayatta kalmaya kodlanmamışızdır.
Ne olduklarını bilmesek de aramızda dolaşmalarını garipsemediğimizi biliyorum, ben de hiç garipsemedim. Sanki hep oradalarmış gibi, güneşin bizi terk etmesi onlar için sadece bir fırsatmış gibi, karanlıktan önce de buradalarmış gibi. Yabancı gelmiyor varlıkları onlardan her ne kadar korksak da. Bu dünyada yaşadığım için, güneşin yavaşça azalarak yok olmasına nasıl alıştıysam onlara da alışmışımdır belki de. Sen ne düşünüyorsun?
Her neyse, önemli olan bu değil. Geçenlerde çok büyük bir olay oldu, karanlığın bile görmemizi engelleyemediği. Ondan bahsetmek istiyordum, evet. Sana tüm bunları bu yüzden anlatıyorum. Birkaç gün önce ülkenin dört bir yanında sokaklarda ışık huzmeleri patlamaya başladı. Başta güneş bizi terk edip yeraltına kaçmış da oradan bize sinyaller veriyor sandım. Saniyelik yanıp sönen bu ışık grupları büyüdü, dakikalarca saatlerce ve hatta günlerce yanmaya başladı. Bazı şehirlerde daha geç yaşandı bu, bazılarında ilk günden beri devam ediyor. İnsanlar başta korksa da aydınlığı hatırladı bu ışıklar sayesinde, geleceğin ışıkları sıcacık parlıyor gibiydi adeta karşımızda. Başlangıçta küçük küçük yanıp sönen umut ışıkları gün geçtikçe büyüyerek devam ediyor demeyi çok isterdim, ama ışık ne kadar büyürse karanlıkta aramızda dolaşan varlıklar da o kadar hızlı hareket ediyor.
Dünyam bir kaos halinde, karanlık çöktüğünde bile yaşamadığımız kaosu bugünlerde yaşıyoruz. Parlayan ışıklar yüzlerce, binlerce varlık tarafından söndürülüyor. Bunu eskisi gibi değil, daha vahşice ve gaddarca yapıyorlar öyle ki bizden nefret ettiklerine artık eminim. Bazı ışıklar birkaç gün sonra tekrar yanıyor ama korkarım ki çoğu bir daha yanmayacak. Güneş geri gelmediği sürece karanlığa mahkum kalacak binlerce sönmüş ışık kaynağı tutsak edildi karanlık tarafından. Benim yenilemek için canla başla çabaladığım ışığım da sönecek, bunu hissedebiliyorum. Çünkü bugün, sana bu satırları yazmadan önce korkunç bir şeye şahit oldum. Aslında hepimiz olduk, ama hiçbirimiz ne yapacağımızı bilmiyoruz. Belki sen bir şeyler biliyorsundur, ha?
Birkaç gün önce o patlayan ışık huzmelerinin, yan yana hep beraber yürüyen insanlar olduğunu öğrendim. Neden veya nereye bilmiyorum ve inan bana önemli olan bu değil, önemli olan hep beraber yürümemiz. Sanırım nihayet anladık ki kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Bugün hepimiz hep beraber yürüyen insanlar sayesinde, kaybettiğimiz aydınlığı biraz da olsa hatırladık. Herkes kendi ışığını korumak için o kadar temkinliydi ki, ta ki sekiz gün öncesine kadar, ışıklarımızı birleştirip çevremizi aydınlatma fikri belki de çok uzak gelmişti bize. Yine de bir şey tetikledi hepimizi, hep beraber yürüdük karanlığın içinde.
Yanımızdaki insanların ışıklarının sönmesiyle attığı acı dolu çığlıklar boğazımıza takıldı. Karanlıktan gelen varlıklar yanımızdan geçerken ışığımızı ve nefesimizi çaldılar, halihazırda kısıtlı olan görüş açımızı daha da bulanıklaştırdılar. Sokakları ilk dolduran bizlerdik ama onların beraberinde getirdiği ölüm soğuğu binaların duvarlarından çarparak iliklerimize kadar işledi. İlk defa ölmekten bu kadar korktum, ama hep beraber yürürken bir daha güneşi görememekten daha çok korktuk ve yürümeye devam ettik. Bazen önümüzü göremedik, takılıp kilometrelerce sürüklendik. Ruhumuzda hiç geçmeyecek yaralar oluştu, belki iyileşir dedikçe yenileri eklendi. Korkuya yenilmeden üşümemek için birbirimize sarıldık, danslar edip şarkılar söyledik ve çokça zıpladık ancak hemen dibimizde bizimle yürüyen insanların ışıklarının sönmesine engel olamadık. Kendimizi savunamadık, karşı saldırıya bile geçmedik çünkü amacımız kimseyle savaşa girmek değildi. Kimin ya da neyin yürümemizi tetiklediği önemli değildi, biz sadece hep beraber aydınlığımızı geri kazanmak istedik. O kadar kalabalıktık ki, sokakları o kadar güzel aydınlattık ki bir an her şeyin biteceği ve “normale” döneceğimiz umudu kapladı yüreklerimizi.
Sonra çalmaya çalıştıkları ışıklarımızla aydınlattığımız o sokakta, karanlıktan gelen bir varlık durdu tam önümüzde. Önce yavaşça maskesini çıkardı, sonra daha yavaşça üniformasını. Korkudan nefeslerimizi tuttuk, artık zarar görmek istemedik. Kim olduğunu gizlese de insan olduğunu gizleyemeyen kıyafetlerini çıkardığında ışığı sönmüş insanlardan biri, bizden biri öylece dikildi karşımızda. Bir daha asla ışığının yanmayacağını bildiği gözlerinden okunuyordu.
Tüm bunları anlattıktan sonra senin ne düşündüğünü merak ediyorum sevgili okuyucu, sence güneş dünyamıza yeniden geldiğinde bu kişi bakışlarını yerden kaldırıp yüzümüze bakabilecek mi? Sence eğer bu kişi bunu başarabilse bile, maskesini çıkarmadan insanların ışığını çalmaya devam edenlere, bizden birileri olduğunu bildiklerimize ne olacak?
fotoğraf: Ebru Altıntas