© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

doksan sekiz

Ekim 15, 2026
Kerem Yükseloğlu

Paylaş

bazı şeylerin acısını sonradan hissediyor,
bazı acıların sebebiyle de sonradan yüzleşip hissizleşiyorduk.

Ölümün ne demek olduğunu 98’de öğrendim. Üstelik henüz kimse ölmemiş, kimse yitip gitmemişti hayatımdan, sevdiğim herkesin hayatta olduğu kısa zaman diliminin içindeydik hala. Yeni yılın ilk ders gününde öğretmenimiz 1998’i silip 99 yazmıştı tahtaya. Tarihlerin, takvimin ne olduğunu yeni yeni öğrendiğimiz bir dönemde meydana gelen böylesi büyük bir değişim hepimizi şaşırtmıştı haliyle. Bir anda karşımıza çıkan peşi sıra dizili dokuzların sebebini, eski düzenimize ne zaman döneceğimizi ve ne zaman yeniden doksan sekiz yazacağımızı sormuş, “hiçbir zaman” cevabını almıştık. Kalbimin ritmini değiştirmişti bu cevap. Giden her şeyin geri dönebileceğini deneyimlediğim yaşam pratiğim çökmüş, bazı şeylerin dönmemek üzere sonsuza dek kaybolacağının karamsarlığı bir daha asla kalkmamak üzere oturmuştu zihnime.

Bugün Derya’dan ayrılma kararı aldım.

Bunu henüz ona söylemedim. Söylediğimde bir şey değişir mi, hiç emin değilim. Hayatındaki yerim de şüpheli zaten. Gerçi alışmıştım bir var bir yok olmaya, yarı hayalet hâlimle düşe kalka tamamlamaya çalışıyordum yaşam süremi. Üniversitede bulunduğum yerle ait olduğumu düşündüğüm yer hiçbir zaman aynı olmadı. Okuduğum bölüm başka bir yöne bakarken aklım ve kalbim başka bir yerdeydi. Kendi bölümüme ait derslerden arta kalan zamanlarda hayalini kurduğum bölümün derslerine misafir olarak girerdim. Derslerin cazibesi, yalnızca o yaşlarda sahip olunan tutkunun verdiği cesaret ve anlamsız bir “bana bir şey olmaz”cı yaklaşım sayesinde, misafir olduğum derslere ayırdığım zaman sıklıkla kendi derslerime ayırdığım zamanı geçiyordu. Nerede misafir, nerede ev sahibi olduğum belirsizdi. Okul bittikten sonra da birden fazla yerde yarı zamanlı ya da vardiyalı çalıştım hep. İnsanların işe gittiği saatlerde uyudum, insanların uyuduğu saatlerde de çalıştım. Karavanla dünyayı gezmenin ya da bir panelvanın arkasına züccaciye eşyaları yığıp mahallelerde satmanın bile bir düzeni, disiplini ya da albenisi vardı. Kiminin macerası vardı, kiminin icra eden kişiye kattığı bir hava, kiminin de iyi bir kazancı. Bende ise bunların hiçbiri yoktu; hem seyyar hem yerleşiktim.

Kuru yapraklar da uçuşurdu oradan oraya ancak günün sonunda karışırlardı toprağa. Poşet gibiydim biraz. Dursam, bir yere konsam bile kullanılmaz, aynı zamanda yok edilemez bir hâldeydim.

Hep bir ofisim olsun istedim; kendime ait eşyalar koymak, gelen tebrik çiçeklerindeki notları bir mantar panoya tutturmak, sevgilimle olan güzel fotoğrafları çerçeveleyip sergilemek, iş stresi gırtlağıma kadar geldiğinde o fotoğraflardan birine bakıp gülümsemek… Ama öyle parçalanmış, öyle dağılmış ve öyle kaybolmuştum ki toparlanmam, tek bir ofiste kalıp bunları yapmam imkânsızdı. Sanki iki kolum, iki bacağım ayrı yönlere gitmiş ve hepsi gözle görülür bir mesafe kat etmişti; geri dönmeye kalksalar dönemez, ilerlemeye devam etseler eksik kalırlardı.

Her zaman gittiğimiz sakin bir restoranda buluştuk Derya’yla. Hava soğuk ya da rüzgârlı değildi, yapraklar da sararmamıştı henüz. Buna rağmen sonbahar kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Derin bir nefes alıp karşımda oturan Derya’ya baktım uzun uzun. Seyretmesi keyifli bir kadındı, onu her gördüğümde kendimi şanslı hissediyordum. Zaman zaman heyecanlanıyordum. Ama tabii bu muazzam güzelliğe sahip kişinin beni bu denli üzüyor oluşu da canımı sıkıyordu. Bunlar aklıma geldikçe gözlerimi kaçırıyor, boşluğa bakıp aklımı işgal eden kötü anıları kovmaya çalışıyordum ama nafile. Evet, zaman geçer, her şey biter, her şey silinir. Hiçbir his sabit değildir ancak iyilikler ve güzellikler daha hızlı yok olur, daha hızlı unutulur; geriye hüzün ve kalp kırıklıkları kalır.

“Hissedebiliyor musun?” diye sordum.

Cevap vermedi. Hissedemeyenleri yadırgayıp yargılayan biriydim ancak son zamanlarda ben de hiçbir şey hissedemez olmuştum. Kabullenmesi zor bir gerçekti. Bazı şeylerin acısını sonradan hissediyor, bazı acıların sebebiyle de sonradan yüzleşip hissizleşiyorduk. O yüzden Derya’nın bu cevapsız haline takılmadan devam ettim konuşmaya. Ayrılık fikrini kabullenmekte zorlandı, ikimiz de zorlandık. Bu ilk ayrılığımız değildi gerçi. Daha önce de birkaç kez denemiştik. Ayrı kaldığımız süreler değişse de yine bir masada müzakere ederken bulmuştuk kendimizi, yüzyıllardır savaşıp bir sonuca varamayan devletler gibi. Nasıl da önemsiyoruz varlığımızı, süslüyoruz koca koca metaforlarla… Oysa basit bir arazi sebebiyle birbirini kıran feodal aileler ya da kapı önündeki bir paspastan çıkan tozu kan davasına dönüştüren komşuların husumetleri bile bizden çok daha mühim ve ciddiydi. Birbirini silemeyen, sevmeyi de beceremeyen iki garip insandık hepi topu.

Çok şey kaybettim onda. Mutlu olabileceğimize inanıp çabaladıkça iyi diyebileceğim çoğu özelliğimi yitirdim. İnsan kaç kere sevebilir, kaç parça verebilir kalbinden? Karaciğer değil ki kalp yenilesin kendini. Ancak başka bir kalple kurulan bağlar besler, büyütür onu. Belki bir mucize olur, bir yolunu bulup kaybettiklerimi kurtarırım, belki o da kendi kalbinden bir parça koparıp verir, eksik parçalarımı tamamlar, ona ulaşmak için çıktığım yolda yitirdiklerimi görüp yerine yenilerini koyar umuduyla deniyordum tekrar tekrar. Aynı dolandırıcıya defalarca inanan insanları çok daha iyi anlıyorum şimdi. Kaybedilen şeyleri başka yerde yeniden kazanmak mümkün olsa da insan, onları tam da kaybettiği yerden geri almak, kurtarmak istiyor.

“İşten ayrıldım… Daha doğrusu çıkardılar. Kriz varmış. Yani vardı zaten, biliyorduk hepimiz ama bana kadar geleceğini düşünmezdim. Geldi…”

“Ne kadar oldu? Ne zaman çıkardılar?” diye sordu.

Bir süre işten güçten konuştuk. Bu ekonomik belirsizlikte bir ilişkiyi sürdürebilmem mümkün değildi ama dürüst olmam gerekirse, çok paraya ve parlak bir geleceğe sahip olsaydım devam edebilir miydim, bilmiyordum. Mesele sadece ekonomi değildi.

“Biz neden olamadık seninle? Neden yapamadık? Anlat bana…” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. İçim acırdı normalde, acımadı bu sefer. Gözlerinin içine baktım bir süre, sonra çevirdim kafamı boşluğa.

“Aldığım kiloları, dökülen saçlarımı, kırışan cildimi görmüyor musun? Saçımın şeklinden, evde giydiğim pijamaya ya da Fransızca bir kelimeyi telaffuzuma bile takılıp suratını ekşiten sen, şayet yaşarsam birkaç sene sonra bürüneceğim hâle nasıl yaklaşacaktın? Senin yargılayıcı bakışların ve hiçbir hâlimi beğenmeyen, hiçbir başarımı takdir etmeyen karakterinle nasıl yaşlanabilirim ki? Her anım bir anksiyete, her anım bir stres. İnsan sevdiğiyle beraber yaşlanmak ister. Ben yaşlanmaktan korkuyordum…”

Bunları ona söyleyemedim tabii. Şu zor günlerde yaşama tutunmamı sağlayan bir dostum müthiş bir söz söylemişti geçenlerde: “Kendini beğenmeyen birinin başkası tarafından beğenilmeyi beklemesi ya da kendini sevmeyen birinin başkasının onu seveceğine inanması çok enteresan.” Haklıydı. Haklıydı haklı olmasına ama dünyalar kadar sevilse de büyük işlere imza atsa da kalbinin koca bir parçasını verdiği kişinin takdirine muhtaçtır bazı insanlar. Ben de onlardan biriydim. Kafamın içinde bunlar dönerken dışarıda geçen zamanı kaçırmışım. Derin bir iç çekti Derya, gözlerimin içine baktı.

“Sevilmek istiyorum,” dedim. “Sevilmem gerekiyor. Sevilmeyi hak ediyorum aynı zamanda, bunu pekâlâ biliyor-” sözümü kesti, “Biliyorum tabii. Söz veriyorum, çok seveceğim, eskisi gibi olma-” bu sefer de ben kestim sözünü, “Neden daha önce sevmedin? Ne değişti? Neden senin sevgin vedalaşmak üzereyken ortaya çıkıyor hep? Neden yan yanayken ölü taklidi yapıyor?”

Bir süre sessiz kaldık.

“Haklısın ama senin iyiliğini önemsiyorum artık. Şunu bil ki mutsuzluğun beni etkiliyor.…”

Saatlerce yürüdüm sokaklarda, caddelerde. Paltomun ceplerine sakladığım biralardan yudumlar aldım etrafta insanlar yokken. Karşı kaldırımdan gelen üç genç kız fark etti cebimdekileri, aceleyle karşı kaldırıma geçtiler. Birkaç beden büyük pardösüm, uzun sakallarım ve dağınık saçım ürkütmüştü belli ki. Birkaç kilometre daha yürüyüp birkaç şişe daha bitirdikten sonra eve attım kendimi bir şekilde. Yatağa girip günü sonlandırmak ve yeni bir günün dayatacağı ağırlıklarla yüzleşmek yerine, hâlihazırda duyarsızlaştığım acının ve giderek artan mental uyuşmanın konforunu yaşamak üzere koltuğa bıraktım kendimi.

Kısa bir zaman sonra kapandı gözlerim. Kapanmış daha doğrusu; ne zaman kapandığını hatırlamıyordum. Kulağımın dibinde vızıldayan bir sineğin sesiyle bedenime geri döndü ruhum. Aniden bastıran bir kulak çınlaması gibi rahatsız etmeye başladı varlığımın bilinci. Uyku hâlimi bozup, tahammül edemediğim gerçekliğimi yeniden hatırlatan bu sivrisinekten intikam almak üzere kaldırdım elimi, okkalı bir sille salladım burnumun yanına bir yerlere. Acıyla sıçradım yerimden. Avucum kan içindeydi, muhtemelen çok daha fazlası vardı yüzümde. İşin tuhafı, hangi kanın bana ait, hangisinin sineğe, hangisinin onun vaktiyle emdiği kişilere ait olduğunu bilmiyor, bilemiyordum. Hepsi birbirine karışmıştı. Kurtulmak istediğim sinek, her bir zerreme sirayet etmişti. Birileri gelir, yerleşir üzerimize; hem onu hem de heybesinde taşıdıklarını sırtlarız.

İnsan, bir lokomotifin vagonları gibi ardında taşır geçmişini. Bazı trenler yan yana, bazıları da peş peşe ilerler. Ama bazıları karşı karşıya gelir, birbirlerinin felaketi olur. Kötü yazılmış mızmız karakterler gibi olmak istemiyorum ama yağmurda ıslanmış bir kedi bile günümü mahvetmeye yetiyor ve bunu başka türlü nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Ama o gün uykularımı kaçıran, kulağımın dibinde vızıldayan ve fırsatını buldukça kanımı emen sinekten kurtulmak istemiştim. Kanı hâlâ üzerimde, yıkasam da geçmiyor.

Hayalini kurup uzun yıllar çabaladığım meslekte yeteneksiz olduğumu fark etmiş, ideal eş sandığım Derya’ya beslediğim duyguların ve kurduğum hayallerin tek taraflı olduğunu görmüştüm. Ne büyük yıkım. Güzel bir düşün ardından uyanılan can sıkıcı gerçeklik gibiydi adeta. Hayat bir nevi şantiye sahasıydı, yıkım üzerine yıkım. Biraz hayal kırıklığı, biraz heves ve unutulayazan hatıralardan ibarettim.

Bazı günler kendimi korkunç bir yetersizlik halesi içinde bulurdum; bu da onlardan biriydi. Çaresiz ve umutsuz olduğum düşüncesi bir kara bulut gibi çöktüğünde üstüme, aldığım her nefes gri bir sis bulutu gibi sarıyordu çevremi, güçlendiriyordu kaçmaya çalıştığım hissi. Aldığım kilolar ya da bazen de verdiğim kilolar, dökülen saçlarım, uzayan sakallarım, yaşlanan cildim ve çıkmamaya direnen sesim… Her şeyim bir utanç unsuruna dönüşüyordu. Ayrı yollara dağılıp ilerleyen ve artık geri dönemeyen uzuvlarım gibi ben de ciddi bir mesafe kat etmiştim hayatta. Attığım her adımda, belki bir gün geri dönerim diye düşünerek ufalamıştım kendimi, serpmiştim parçalarımı peri masalındaki ekmek kırıntıları gibi. Her yol ayrımında tek bir yön seçmek yerine farklı patikalara dağıtmıştım onları; etrafımda uçup yol arkadaşlığı yaptığını sandığım kuşları besleyerek tüketmiştim kendimi. Tükenmiştim; indirim mağazasında bir anlık coşkuyla alınıp depoya kaldırılan ve bir daha yüzüne bakılmayan ürünler gibi tükenmiştim.

Doksan sekiz silinip yerine doksan dokuz yazıldığı gün anlamıştım dünü bir daha yaşayamayacağımı, tıpkı bir milyon yıl sonrasını göremeyeceğimi öğrendiğim, kabullendiğim gibi. Oysa dün sadece birkaç saat öncesiydi, ileri doğru attığımız her adım siliyor ardında kalan her ne varsa, elimizden hiçbir şey gelmiyor hatırlamak dışında. Hatıralar ve hayaller, birbirine benzemeyen kardeşler gibiydi. Henüz hatıraya dönüşmemiş anlara hayal diyorduk ancak her hayalin hatıraya dönüşmeyeceğini biliyor ve bunun yasını tutuyorduk. Peki insan hiç yaşamadığı, hiç sahip olmadığı bir şeyi kaybetmiş olmanın yasını tutabilir mi?

Ölümün ne demek olduğunu 98’de öğrendim. Dün gibi aklımda o zamanın kokusu, o zamanın renkleri, o zamanın hissi, her şeyi. Dünün kokusu hâlâ üzerimdeyken ona bir daha asla ulaşamayacağımı bilmenin hüznü, öldürdüğüm sivrisinek gibi vızıldıyor kafamın içinde. En uzak mesafe bir önceki durakmış. Ufalana ufalana toz parçasına dönen varlığımla birleşti tahtadan silinen doksan sekiz yazısına ait tebeşir tozları. Bugünün hüznü karıştı zamanın gizine, uçuşarak ulaştı geçmişe; tebeşir tozlarıyla beraber doldu altı yaşındaki hâlimin ciğerlerine, zihnine… Zavallım, hiç tanımadığı insanların yarattığı kalp kırıklıkları ve hiç bilmediği şeylerin hüznüyle büyüyecekti.


görsel: Kerem Yükseloğlu tarafından yapay zeka ile üretilmiştir.


Diğer Yazılar

Bizans sanatında dini figür tasvirleri ve sembolleri üzerine bir inceleme

Ortaçağ ve Erken Dönem Rönesans eserlerinde (tablo, fresk, ikona) sanatçılar kutsal figürlerin tasvirinde, bu figürl…

UFF XII ön jüri sürecinin ardından: İran’dan gelen sesi duyuyor muyuz?

Bu yıl yine Uluslararası Uşak Kısa Film Festivali’nin ön jürisinde yer aldım. Dünyanın dört bir yanından gelen başvu…

sütü akmış incirler

Aptal bir keşişle kör kuyulardanmuhabbet çekmiştik kova kova,çocukluğumuzu içmiştik son yazın ilk günükana kana.Her …



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .