Bu yıl yine Uluslararası Uşak Kısa Film Festivali’nin ön jürisinde yer aldım. Dünyanın dört bir yanından gelen başvuruları (121 ülkeden 3645 başvuru) izlemek, oraları gezip görmek ile eş tutulamaz elbette ancak bu deneyimin çok çarpıcı bir yeryüzü tanıklığı olduğu da kesin. Kaldı ki söz konusu başvurular (her başvuruya film denemeyeceği için böyle bir ayrımı gözetiyorum) yıllarca bize ülkelerini farklı anlatmış, yalnızca parıltılı yanlarından söz etmiş ülkelerin yaptığının aksine gerçeği çarpıtmadan aktarıyorsa, bir turistten öteye gidemediğimiz yolculuk deneyimlerinin ötesine geçmemesi sağlıyorlar kanımca.
Ne demek istediğimin anlaşılması açısından gerçeğin yanlış algılara nasıl yol açtığına bir iki örnek vermek isterim. Michael Jackson bir dönem müzik dünyasının haklı olarak en tanınan isimlerindendi ve ABD ile özdeşleştirilirdi. Çoğumuz Jackson’ın ülkesinin günümüzde bile “Black lives matter” gibi bir harekete ihtiyaç duyacak kadar ırkçı olduğundan bihaberdik. Demek ki biz Jackson’ın danslarını taklit ederken Martin Luther King ve pek çok eylemcinin uğrunda canlarını verdiği eşitlik savaşı hâlâ sürüyormuş. ABD ile özdeşleştirilen çok önemli bir konu ise nitelikli eğitim. Bildiğimiz üzere pek çok Türk öğrenci yükseköğrenim görmek için bu ülkeye gidiyor. Hemen hepsi burslu okuyor. Geri dönmeyenlerin sayısı da bir hayli fazla. Ne yazık ki bu öğrenciler –üstelik uzun süredir sosyal medya olmasına rağmen- ABD ilgili doğru bilinen yanlışları pek anlatmıyorlar. Bu nedenle eğitim alanının bu dev ülkesinde üniversite eğitiminin çok pahalı olduğunu, bu nedenle sadece zengin ABD vatandaşlarının üniversite okuyabildiğini, daha alt kesimden okuyabilenlerin ise nerdeyse bir ömür boyu aldıkları bursu geri ödemeye çalıştıklarını ya hâlâ bilmiyoruz ya da çok geç öğrendik. Bu bilgi öylesine önemli ki düşünün ABD gibi çok zengin bir ülke bizim gibi kendi yağı, tuzuyla kavrulan bir ülkenin devlet üniversitelerinde çok iyi bir şekilde eğittiği öğrencileri lisans ve yüksek lisansın yaptıktan sonra ülkesine transfer ediyor. Bu demek ki AKP dönemiyle bağdaştırdığımız “eğitimli vatandaşlarımızı kaybediyoruz” gerçeği zaten çoktandır var ve hatta ailelerinin çok büyük özverilerle okuttukları bu öğrencilerin bir anlamda çok kârlı bir şekilde satın alındığı söylenebilir. Elbette bu gerçekleri böyle değerlendirmek bu öğrenciler açısından çok parıltılı bir yaşama karanlık bir gölgenin düşmesi demek ve bunu ancak bunun gölge değil antiemperyalizm olduğunun ayırdına varan bireyler yapabilir. Antiemperyalist olan Atatürk çok sevildiği için bu kolay olabilirdi ancak ne yazık ki Atatürk sevgimiz de gardırop Atatürkçülüğü seviyesinde kalıyor çoğu kez.
Ön jüri deneyimimden söz etmeye geri dönecek olursam… İlk ön jüri deneyimim sonrasında “İnsanlık Dramının Çarpıcı Bir Tanıklığı Olarak Festival Ön Jüriliği Deneyimi” isimli bir yazı yazmıştım ( https://www.azizmsanat.org/2021/12/05/insanlik-draminin-carpici-bir-tanikligi-olarak-festival-on-juriligi-deneyimi-ozgur-kesapli-didrickson/ ).

“Fruits of Despair”, 2025, yön: Nima Nassaj
Bu sene, elbette Amerika’nın bombardımanı altında olduğu için İran en çok dikkatimi çeken ülkelerden oldu. İran’dan gelen başvuruların (589 film)* büyük çoğunluğu orta düzeyin üzerinde filmlerdi. En önemlisi hemen hepsi savaşla sınırlandırılamayacak yelpazede konu zenginliği içeriyordu. Öyle ki hemen eksi not verip geçilmesi gereken başvuruları bile meraktan izlediğim oluyordu. “İran sinemasının güçlü olduğu bilinir” diye mırıldandığınızı duyar gibiyim ancak sonuçta filmler zengin kültürden, bu kültürün beslediği yaratıcılıktan ve özellikle kadınların bize göre pek çok açıdan özgür olmamasına rağmen tutku ve isyanı çok güçlü hissetmesinden kaynaklanmaz mı? Filmler aracılığıyla bile olsa İran’a yolculuk yapınca adaleti sağlayacak özgürlüklerden, insan yaşamını kolaylaştıracak gelişmelerden mahrum bırakılmalarına, sinemaya aktardıkları nedeniyle de kahroldum. Böylesine köklü bir kültürün komşumuz olması sanki bunun ilk kez farkına varıyormuşum gibi heyecanlandırdı beni. Daha önce de ön jüri olarak pek çok İran filmi izledim. Festivalimiz dışında da elbette İran filmi izledim ama işte bu yıl savaşın etkisiyle odamda, bilgisayar başında, yalnız, izlediğim sayısız İran filmi sanki o topraklardan gelen sesi ilk kez gerçekten duyuyormuşum gibi hissetmeme neden oldu. Hislerime ilişik diğer güçlü duygu ise elbette bu geç farkına varışın yarattığı utançtı.


“Melatonin”, 2026, yön: Hannaneh Daliri
Özellikle gençlik yıllarımda hiçbir zaman İran’a – aynı şekilde Irak’a, Suriye’ye- gitmeyi istememiştim. Görmeyi istediğim ülkelerin bir kısmı söz konusu coğrafyaya gözlerini dikmiş ve memleketi bu coğrafya olanlara doğrudan ya da dolaylı zulüm etmiş ülkelerdi. Benim gibi dünyayı doğru algılamaktan aciz gençlerin de algılarıyla oynamış ülkeler… Üniversitedeyken bisikletle bu komşularımızı ziyaret edecek olan birkaç öğrenciyle tanışmış ve onları çok yadırgamıştım. Kim bilir 20’li yaşlarda İran’ı, Suriye’yi gördükleri için nasıl da doğru dünya algısıyla yaş almışlardır.
Kendime biraz haksızlık etmiş olabilirim gerçi. Atatürk’ün Suriye ile ilgili sözleri nedeniyle örneğin bu ülkeyi merak etmiştim aslında. Elbette komşu ülkelerimizin çoğunun sık sık savaş halinde, tehlikeli bir yer olması da yolculuk düşlerinin önünde bir engeldi. Belki yüzümüzü bu yüzden de batıya çeviriyorduk. Ancak yine aynı şey, coğrafyamızı, komşularımızı bu kadar etkileyen, bu topraklara sürekli göz diken ülkeler -örneğin Amerika ve İngiltere- parıltısından niye hiç yitirmedi? Üstelik belki ülkemizi bombalamadılar ama darbeler ve karşı devrimi desteklemeleriyle bizim ülkemizi de şu anki hale getirmede büyük pay sahibi oldular. “Yetmez ama Evet”çileri, Radikal, Taraf gazetelerini, Cumhuriyet mitinglerine burun kıvıranları falan da unutmamak gerek tabii.
Bazen yine gençlik yıllarını, hele hele aklım henüz pek çalışmazken dinleyip, izlediklerimi düşünüyorum da ne kadar ABD ve batı özentisi olarak geçmiş ilkokul ve ortaokul yılları özellikle. Hepimiz kesinlikle sayısız Amerikan filmi izledik, sayısız oyuncuyu, müzisyeni tanıyoruz. Dahası o filmler ve şarkılar anılarımızı da beraberinde akla getirdikleri ölçüde beynimizde yer edindiler. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz İranlı sanatçı Marjane Satrapi’in otobiyografik öyküsünü anlatan Persepolis’te saçma sapan Rocky filminin müziğinin çaldığı ve ana karakterin heyecanla hareketlendiği an kötü bir his kapladı içimi. Zamanında ben de hayranlıkla izlemiştim o filmi ve bazı şarkılarını dinlerken şimdi bile elimde olmadan heyecanlanıyor sayılırım. Rocky filminin müziği çaldığında içimde beliren o kötü his üzerine biraz düşündükten sonra kendimi küçük düşürülmüş gibi hissettiğime karar verdim. Gerçekten çok kötü bir duygu ama yaşamımla ilgili olarak geriye dönüp bakınca bu yazdıklarımı hissetmemde, gerçekleri görmemde katkısı olduğunca önemli de.

“Persepolis”, 2007, yön: Marjane Satrapi & Vincent Paronnaud
İşte bizler kültürel emperyalizm sayesinde yaşamımızın en azından bir kısmında Amerika’yı baş tacı ettik – bir kısmımız hâlâ ediyor- ama yine de yaranamadık ki Ortadoğu ve çevresi cazibesinden hiç yitirmiyor, bombaların ardı hiç kesilmiyor.
Umarım İran’daki savaş – elbette Filistin’deki de dâhil tüm savaşlar- en kısa sürede, haksızlıkla saldıranın bedelini ödemesiyle, daha fazla can kaybı olmadan biter. Umarım İran’daki tüm koşullar eşitlik, özgürlük ve adaletten yana gelişir ve bizler de bu ülkeyi ziyaret edebiliriz. Ben bu özgün yaratıcılığa sahip İranlılarla sohbet edip beslenmeyi çok isterim.

“Yo Yo”, 2025, yön: Mohammadreza Mayghani
Festivalimizde bir sene İran seçkisine de yer vermiştik. Utançtan söz etmiştim bu açıdan da gurur duyduğumu söyleyerek bitirmiş olayım bu yazımı.
*Başvuruda bulunan 589 İran filmi arasından 12. Uluslararası Uşak Film Festivali resmi seçkisine seçilen İran filmleri “Melatonin”, “Yo Yo”, ve “Fruits of Despair” 14-18 Aralık 2026 tarihlerinde Türkiye Prömiyerlerini UFF XII kapsamında Uşak’ta gerçekleştirerek izleyiciyle buluşacaklar.
https://www.instagram.com/usakkisafilmfestivali/p/DdZZWUjjUA7
kapak görseli: Yo Yo, 2025, Mohammadreza Mayghani