© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

Metallica – Through the Never: Gürültünün Altında Yatan Şey Yanmaktan Başka Bir Şey Değil

Ocak 13, 2026
Özgür Kalender

Paylaş

Metallica artık bir müzik grubu değildir. Bunu romantik bir yüceltme olarak kurmak kolay olurdu ama mesele tersinden ilerliyor. Metallica bugün bir dolaşım ağıdır. Bir ses rejimidir. Bir kitleyi hareket ettiren şeyin sadece şarkı olmadığını bilen, bunu sahnede bedenle ve görüntüyle yöneten bir makinedir. Through the Never bu makineyi öven bir belgesel gibi davranmaz. Aksine, makinenin kontrol edemediği çatlakları kayıt altına alan bir konser filmi gibi davranır. Bu yüzden anlatı netleşmez, bu yüzden karakter konuşmaz, bu yüzden imgeler üst üste yığılır ve seni rahat bırakmaz. Filmin yapısı da bunu destekler. Trip’in neredeyse hiç diyalogsuz bir akışta sürüklenmesi, konser görüntüleriyle kesilmesi ve araya giren gerçeküstü sekanslar, bu işi “konser kaydı” olmaktan çıkarır.

Film 2013’te vizyona girer. Zamanlaması tesadüf gibi durmaz. Arap Baharı’nın romantik dili çoktan dağılmış, Occupy Wall Street’in kamusal işgali dağıtılmış, Brezilya’da ulaşım zamlarıyla başlayan öfke kısa sürede polis şiddetine ve devletin görünmez işleyişine çarpıp büyümüş, Gezi Parkı daha dumanı üstünde bir yaraya dönüşmüştür. Film bu bağlamın içinden konuşur ama slogan kurmaz. Çünkü bu çağda sloganlar hızla paketlenir, markalanır, satılır. Kaos ise satılamadığı ölçüde tehlikelidir.

Açılıştaki eski tip Metallica fanı tam da bu yüzden grotesktir. Arabasının üstünde zıplayan beden “sadık hayran” değildir, “ölçülemez taşkınlık”tır. Algoritmik kültür böyle bir şeyi sevmez. Sakin kullanıcı ister. Tepkisi tahmin edilebilir, öfkesi yönetilebilir kullanıcı ister. Bu figürün komik görünmesi bir küçümseme değil, bir teşhistir. Bugünün kültür endüstrisinde bu taşkınlık artık marjinaldir.

Trip sahneye böyle girer. İsmi bile bilinçlidir. Trip bir karakter değil, bir bilinç kaymasıdır. Konuşmaz. Emir alır. Taşıma işini yapar. Modern neoliberal düzenin ideal insanı gibi çalışır. Politik özne değil, lojistik unsurdur. Film onu kahraman yapmaz. Tam tersine, onu bir taşıyıcıya indirger ki taşıdığı şey büyüsün.

Metallica üyelerinin sahneye girişleri birer ikonografi egzersizi gibi kurulur. James Hetfield daracık bir arabada, bedenine sığmayan bir mit olarak görünür. Bu lüks eleştirisi gibi okunabilir ama daha çıplak bir şey söylüyor: Bedenin ideolojik kalıplara zorla sokulması. Kirk Hammett’ın kanayan beyaz gitarı “sanat ölüyor” romantizmine bağlanmaz; daha kirli bir şiddet dili taşır. Sanat öldürülmez, kanatılır. Robert Trujillo’nun basıyla sallanan zemin, bastırılmış sınıfsal zemini hatırlatır. Lars Ulrich ise düzenin metronomu gibi görünür. Her şeyi hizaya sokma çabası bu yüzden rahatsız edicidir, çünkü ritim sadece müzik değildir, ritim aynı zamanda yönetimdir.

Konserin The Ecstasy of Gold ile açılması neredeyse bir manifesto gibidir. Altın, maden, değer. Bu parça yıllardır “güzel olduğu için” seçilmiyor. Modern dünyanın kurucu suçunun melodisi gibi çalışıyor. Ölülerin üzerinden geçerek kurulan bir geleceğin ve mezarlıkta koşarak büyüyen iştahın melodisidir. Metallica bunu zaten her konser açılışında yapmaktadır.

Creeping Death başladığında kölelik anlatısı devreye girer. Antik Mısır, firavunlar, kırbaçlar. Film bunu tarihsel bir vitrine koyup bırakmaz. Ekrana sızan Brezilya bayrakları ve kalabalığın “öl” diye bağıran kolektif ağzı, bu anlatıyı bugüne çeker. Brezilya protestolarının 2013 yazında büyüyen dalgasını hatırlamak burada boş bir güncelcilik değildir. Çünkü o dalga da basit bir zam meselesinden çıkıp polis şiddetine, yolsuzluğa, kentten silinmeye ve kamusal hizmetin çürümesine çarparak büyümüştü. Kölelik bitmedi. Sadece sözleşmeli hale geldi. Daha steril. Daha sinsice.

Trip’in görevi olan benzin bidonu, modern dünyanın gerçek tanrısını işaret eder. Enerji olmadan hiçbir şey çalışmaz. Film bunu romantize etmez. Zeminin kana dönüşmesi, enerji ile şiddetin aynı düzlemde tutulmasıdır. Tam burada Kirk’ün gitarında “White Zombie” yazısının görünmesi kilit bir eşik olur. 1932’deki White Zombie, iradesi elinden alınmış bedeni iş gücüne çeviren, şeker kamışı değirmenini “yaşayan ölüler”le çalıştıran bir korku anlatısıdır. Bugün bu anlatıyı korku sineması olarak izlemiyoruz. Ekonomi sayfalarında yaşıyoruz. Film de bunu açık açık bağırmadan, görüntüyü çivileyerek söylüyor.

Trip’in hapı yutması bir “seçim özgürlüğü” anı değildir. Algının bastırılmasıdır. Mavi ile kırmızı arasında bir tercih varmış gibi davranan, ama iki yolu da aynı yapıya bağlayan bir düzen hissi. Aynadaki kukla ise filmin omurgasıdır. Kontrolün dışsal olmaktan çıkıp içe taşındığını gösterir. İpler görünmezdir, çünkü artık kimse iplerin kimde olduğunu görmek istemez.

For Whom the Bell Tolls ile savaş anlatısı evrenselleşir. Kim için ölüyorsun, kim adına. Maskeli figür burada belirir ve film sana şunu fısıldar: Ölüm meleği mi, iktidar mı, fark etmez. Modern dünyada ölüm ve iktidar aynı mekanizmanın iki yüzüdür.

Fuel ile anlatı hızlanır. Tüketim, ivme, yutmak ve tükürmek. Kırmızı ışıkta görülen kanlı el izi ve banka imgesi, filmin en iğneli politik cümlelerinden biridir. Banka geleceği satar. O gelecek kanlıdır. Film burada gri alan bırakmaz.

Kaza sahnesi ve su. Bu bir arınma değildir. Bu bir kurtuluş anı da değildir. Bu, bilincin askıya alındığı bir eşiktir. Çarpışma anında, aynada asılı kuklanın gözlerinin yaklaşan araca doğru dönmesi kritik bir işarettir. Trip henüz farkında değilken kukla çoktan “görmüştür.” Tehlikeyi ilk sezen beden değil, içselleştirilmiş denetim mekanizmasıdır. Ardından araç takla atar, ters döner, dağılır. Kamera içeridedir. Metal, cam, ses ve panik birbirine girer ama anlatı bilerek kuklaya odaklanmaz. Bu eksiklik değil, bilinçli bir yokluktur. Kuklanın düştüğünü görmeyiz. Kadrajdan düşmez, algının dışına itilir. İpler kopmamıştır, sadece görünmez hale gelmiştir. Trip artık yalnız değildir ama artık korunmuyordur da.

Ride the Lightning ile elektrikli sandalye imgesi girer. Adaletin nasıl işlediğine dair romantik olmayan bir derstir bu. Suç bireysel görünür, ceza bireye uygulanır ama karar mekanizması kurumsaldır. Kim suçlu, kim masum, kim yaşayacak soruları çoktan cevaplanmıştır. Bireyin bedeni sadece son duraktır. Filmin içinde sahnede yaşanan küçüken bir ses aksaması, Hetfield’ın mikrofondan mikrofona yürüyerek devam etmesi, “Metallica şovu” diye küçümsenebilir ama buraya daha karanlık yakışıyor: Ses kesildiğinde ifade bitmez, yer değiştirir. İktidarın bugünkü yöntemi de çoğu zaman budur. Yasaklamaz, boğar. Susturmaz, süründürür. Konuşmak mümkündür ama bedeli vardır.

Kaza sonrası Trip uyanır, araçtan çıkar, kazaya sebep olan adama seslenir. “Hey.” Bu ses bir kahramanlık değildir. Hala insan kalmaya çalışan bir refleks gibidir. Takım elbiseli adam Trip’e döner, yüzü dağılmıştır, gözlerinde saf bir dehşet vardır. Sonra elindeki çantayı yere fırlatıp kaçar. Bu detay çok önemlidir. Çanta bir eşya değil, bir sorumluluktur. Merkezde duranlar kriz anında yüklerini ilk terk edenlerdir. Film bunun altını çizmek için adamı “kötü” yapmaz. Daha kötüsünü yapar, onu tanıdık yapar.

One burada başlar. “Darkness imprisoning me.” Karanlık beni hapsediyor. Bu cümle yeter. Çünkü One’da travma artık kişisel bir hikaye olmaktan çıkar, kurumsallaşır. Hatırlayamayan, konuşamayan, bedeni hayatta ama iradesi felç edilmiş bir varlık belirir. Savaş tekil bir olay değil, bir yapıdır. Süreklidir, tekrar eder, normalleşir. Bireyin sesi kesilirken gürültü devam eder. Trip bu sırada araca geri dönüp kuklayı alır. Küçük ama belirleyici bir jest. Kukla artık aynada asılı bir nesne değildir, taşınan bir yük olur. İpler kopmuş gibidir ama kontrolsüzdür artık. Ve bu görünürlük bir kere başladı mı geri alınmaz.

Wherever I May Roam’un girişiyle polislerin kalkanlara vurması bir ritim meselesi değil, güç meselesidir. Devlet önce kendini duyurur. Metalin metale inişi, “buradayım” deme biçimidir. Trip iki tarafın arasında kalır. Kolluk kuvvetleri ve isyancılar. Kalkanlar, bakışmalar, sloganlar. Henüz şiddet tam başlamamıştır ama herkes bilir, bu sadece zaman meselesidir. Bu sahneyi sadece melodinin kalkanlara uyumuyla açıklamak filmi ucuzlatır. Çünkü Roam’un alt metni burada aidiyetsizliğin romantizmi değildir. Burada dolaşmak bir özgürlük vaadi değil, yerinden edilmenin normalleşmesidir. Ait olmak tehlikelidir.

Cyanide’a geçiş kopuş değil, zehirlenmedir. Tabutların sahneye inmesi bu zehrin somutlaşmasıdır. İnsanlar bastırılmıyordur, yaşarken gömülüyordur. Camın içindeki huzur yalandır. Düzen güvenliği vitrine koyar. Taş camı kırdığında gerçek içeri girer. Tam o kaosta kamera bir an finansal bir binanın içinden Trip’e bakar. Dışarıdaki gürültü kesilir. İçeride yumuşak, sakinleştirici bir müzik duyulur. Bu birkaç saniyelik an filmin en zalim cümlelerinden biridir. Finans, şiddeti camın arkasına iter. Duyarsızlık üretir. Dışarıda kan akarken içeride piyasa sakin kalır. Cam sadece ayırmaz, anestetik bir filtre gibi çalışır.

Trip’in dönüşümü burada hızlanır. Atlı figürle göz göze gelir. Bu figür bir kolluk kuvveti değildir, üniforması yoktur ama işlevi nettir. İktidarı savunan zombileri güden, düzenin refleksini bedeninde taşıyan bir aracı tiptir. Düzen Trip’i ilk kez burada fark etmez, işaretler. Ardından düzenin dışına düşmüş bir insanın boynuna ip geçirilip sokak lambasına asıldığını görür. Sokak lambası burada ışık vermez, ibret dağıtır. Kamusal alan kamusal cezaya dönüşür. Şiddet artık anonim değildir. Bedenseldir. Sergilenir. Normalleşir. Bu bir devlet töreni değildir; bu, düzenin tabanına yayılmış içselleştirilmiş şiddetidir.

Trip daha fazla dayanamaz. Yerden bir taş alır. Taş, tarihin en eski reddiyesidir. Ne slogan taşır ne vaat. Sadece ağırlığı vardır. Trip taşı attığında bu bir saldırı değildir, bir kopuştur. Bakmamayı reddetmenin ilkel biçimidir. Ve tam o anda düzen artık onu kovalamaya başlar. Tarafsız kaldığın sürece görünmez olabilirsin, ama taraf olduğun an hedef olursun. Trip koşarken kuklayı düşürür. Bu detay filmin omurgasına çivi çakar. Kontrolü eline almaya başladığın anda kontrol mekanizmasını kaybedersin. Bu bir özgürleşme değildir. Bu, korunmasız kalmadır.

Trip benzin bidonuyla merdivenlerden iner, köprünün altına ulaşır ve müzik kesilir. Gürültü yerini ani bir sessizliğe bırakır. Bu sessizlik huzur değil tehdittir. Asılmış bedenlerle karşılaşır. Bakışlarını kaçırır. Koşmaz. Adımlarını hızlandırmaz. Bu bir kabullenme yürüyüşüdür. Tam bu sırada sahnede adalet heykeli inşa edilir. Terazili kadın figürü yükselir. İnfazlar hâlâ tazeyken adalet inşa edilir. Film burada sembolik konuşmaz, alaycı bir gerçeklik kurar. Adalet ölümün üstüne kurulur. And Justice for All sırasında heykel tamamlanır, döndürülür, gösterilir, yüceltilir. Sonra çatlar, parçalanır, yıkılır. Bu yıkım metafor değil, cümledir: Gerçekler sistem içinde barınamaz. Çok ağırdırlar. Yapıyı çökerterek çıkarlar.

Şarkı biter. Trip hedefine ulaşır, yolda kalmış kamyona gelir. Cama vurur. İçerideki adam korkudan donmuştur. Tepki vermez. Titremekten başka bir şey yapmaz. Trip kasayı açar, çantayı bulur, açar ve çöker. Biz görmeyiz. Film yine göstermez. Çünkü bazı şeyler gösterildiğinde sıradanlaşır. Trip’in yüzü yeter. Yıkımın dili buradadır.

Ve tam o anda Master of Puppets başlar. Kuklaların efendisi görünmezdir ama her yerdedir. Trip toparlandığında yolun ucunda yaralı bir adamın tıpkı bir kukla gibi el salladığını görür. İnsan gibidir ama insan değildir artık. Zombiyi andırır, çünkü taraf olmak bazen insanlıktan vazgeçmektir. Arkada o atlı zombileri güden belirir. Trip çantayı ve benzin bidonunu alır, kamyondan iner. Zombileşmiş kalabalık peşine düşer. Bu bir kovalamaca değil, sürü hareketidir. Uzun bir kovalamacanın ardından Trip kaçacak yer kalmadığını fark ettiğinde sakinleşir, panik yerini tam bir fark edişe bırakır. Öfkelidir, teslim olmaz. Bu bir çıkmazdır. Baskının son durağıdır.

Battery başladığında Trip kapüşonunu çeker, yüzünü kapatır, benzin bidonunu kendi üstüne döker. Alevler yükselir. Trip kıpırdamaz. Onu kovalayanlar bir an duraksar ve bir kaç santim geri çekilirler. Alevin karşısında ideoloji bile geriye çekilir, çünkü alev kontrol edilemeyen bir şeydir. Trip alevler içinde üzerlerine yürür. Yumruklarını savurur, darbeler yer ama durmaz. Öfkesi nihayet bedene iner. Ancak iktidar ve zombiler çok güçlüdür, dayanamaz bir süre sonra çöker. Darbeler yağar. Ve zihni tekrar suya dalar. Müzik değişir, artık hiçbir şey önemli değildir.

Nothing Else Matters bittiğinde Trip hâlâ suyun içindedir ama kamera geri çekilir ve Trip’in bir binanın tepesinde yattığını görürüz. Gökyüzü yoktur, beton vardır. Kan içindedir. Ağırlık geri gelmiştir. Enter Sandman başlar. Ninni gibi girer ama bu çocuklara söylenmiş bir şarkı gibi değil, sistemi ayakta tutan uyutma mekanizması gibi çalışır. Trip ayağa kalktığında kukla yanındadır, yürüyordur. Artık asılı değildir, bir ele ihtiyacı yoktur. Kontrol yer değiştirmiştir. Çantanın yanına gelir ve bir anda kafasını çevirir. Sonra atlı karakter geri dönmüştür, Trip’in boynuna bir ip geçirir ve sürükler. Bu bir yakalama değil, geri çağırmadır. Trip direnir. Bir anlığına at farkedişin ağırlığını çekemez. Bunu fark eden zombi güdücü ipi kavrayıp yukarı çeker, Trip havaya kalkar. Düzen son uyarısını verir.

Trip bir hamleyle atlının dev çekiciyle bir darbe indirip kurtulur. Nefesi boğazında, gözleri açık. Yerde atlı karakterin düşürdüğü büyük çekici görür ve eline alır. Kukla artık Trip ile beraber değildir, yine özgürlükten uzakta, atlı karakterin göğsüne yerleştirilmiştir. Kontrol baskısına devam etmektedir. Trip öfkelidir, artık tamamen uyanıktır. Gücünü toplamış bir şekilde dimdik ayaktadır ve neye karşı direndiğini fark etmiştir. Çekici tüm gücüyle yere vurur. Camlar patlar, binaların yüzeyi parçalanır. Düzen ilk kez fiziksel bir acı hisseder. Trip tekrar vurur. Hasar büyür. Sahnedeki set sarsılır. Işık vinçleri yıkılır. Alarm sesleri yükselir. Hetfield şarkıyı keser. Bu an bir zafer değildir. Bu bir ifşadır. Düzen yıkılırken teatral olur, grotesk olur, ucuzlaşır, çünkü iktidar her zaman sahne sever. Trip üçüncü darbeyi indirir ve atlı karakter çözülür, toza dönüşür.

Sonra klasik Metallica refleksi devreye girer. Sahne yıkılmıştır. Amfiler gelir. Dekor kalkar. Hit the Lights başlar. Bu nostalji değildir. Bu garaj romantizmi de değildir. Bu süsün reddidir. Işıkları yakın, çünkü karanlık zaten burada. Trip bu gürültünün içinde stadyuma doğru yürür. Koridorlardan geçer. Sırtında ipiyle tuttuğu kukla vardır. Artık kukla asılı değildir, Trip uyanmıştır. Sergilemek için değil, unutmamak için.

Stadyuma girdiğinde seyirci yoktur. Sahne yoktur. Her yer boştur. Ekipmanlar kısmen toplanmıştır. Trip çantayı sahneye bırakır. İçindekini yine görmeyiz. Çünkü film en baştan beri aynı şeyi yapar. Gerçek gösterilmez. Taşınır.

Finalde grup boş sahnede rahat kıyafetleriyle Orion’u çalar. Ve burada Cliff Burton’ı hatırlamamak mümkün değildir. Orion’un soundcheck kaydı olarak yer alması bile bu hayalet fikrini güçlendirir. Orion bir enstrümantal parça değil, bir yas biçimi gibi çalışır. Yunan mitindeki Orion da yanlış hedeflenen bir oka dönüşür, tanrısal bir hata yıldızlara yazılarak telafi edilir. Film boyunca olup biten şey de buna benzer. İnsanlık sürekli yanlış hedefleri vurur. Sonra bunu mitolojiyle, müzikle, heykellerle telafi etmeye çalışır. Ama hafıza kalır. Ve bazen geriye sadece gürültü değil, gökyüzüne asılmış bir utanç kalır.

Bu yüzden Through the Never bir konser filmi değil, bir kayıt cihazıdır. Sahnenin üzerinde çalışan bir rejimin, sokakta çatlayan bir dünyanın, camın arkasında sakin kalan finansın, boğazına ip geçirilen bedenlerin ve “adalet” diye yükseltilip aynı hızla yıkılan heykelin kaydıdır.

Metallica bu filmin içinde kahraman değildir, bir frekanstır. O frekans yükseldiğinde bazı şeyler görünür olur. Bazı ipler görünmezleşir. Bazı kuklalar düşer. Bazı insanlar yanar. Bazı gerçekler taşınır, gösterilmez.

Ve belki de bütün film tek bir cümleyi tekrar eder, sadece farklı seslerle:
Ölü olan her şey gömülmez. Yaşayan her ses ise ancak susturulmadığı sürece tehlikelidir.

Teşekkürler. Oz.


p.s. Aşağıdaki link filmi açar. Kapatmak size kalmış..


Diğer Yazılar

ilerici ve barış isteyen insanlar,

çocuklara ve nesillere barış ve onun kültürünü bırakmak için,kimse huzursuz edilmemeli, düşman olunmamalı, sürülmeme…

çağların çağı #2: drone’lar

Çağın dehümanizasyon eğiliminin başat enstrümanlarından insansız hava aracı yani drone, estetik vasatlaşmayı hızland…

Yeni Tanrıları Görselleştirmek: American Gods

Çok küçükken tanrı kavramını hep düşündüğümde aklıma uzun beyaz saçlı, sakallı, yaşlı bir adam gelirdi. İlk olarak d…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .