© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

‘kısa olan’ın psikesi II: Birlikte, Yalnız

Mart 12, 2024
Barış Akgüney

Paylaş

Engin Geçtan’ın kirpili sözü insan ilişkileri üzerine kurulan en uygun analojilerden biridir. Şöyle yazar Geçtan: “Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarında ise soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar.” Bizi bize muhtaç eden süreçler homo erectus ninelerimize kadar uzanıyor. İki ayağımızın üstüne durmaya başladığımız günden beri dünyaya erken ve doğal olarak güçsüz geliyoruz. Epey bir süre de bu böyle devam ediyor. Adımlarımızı arka arkaya atıp bireyselleşene kadar minnetin yükü çoktan binmiş oluyor sırtımıza çoğu zaman. Ayağa kalkmamızın sonucu medeniyetimiz; bedeli ise bağımlılıklarımız. İnsan dopamin salgılanmasına neden olan her şeye bağımlılık geliştirebilir. Bağımlı olmanın alt metni, var olmanın ve varlığını sürdürmenin anlamının yalnızca bir nesneye indirgenmesidir. Bağımlı ilişkilerde de durum böyledir. Hem severim hem döverim, ne giderim ne dururum, bir olurum bir olmam gibi zıtlıklar ile karakterize olur bu ilişkiler. Bağların daha sağlıklı kurulduğu ilişkilerde kişiler birleşmeyi ve ayrışmayı sürekli deneyimler. Bağımlı ilişkide ise bu temel iki unsur hiç var olamaz. Partnerler ne birleşebilir ne de ayrışabilir. Her ne kadar metnimiz ilişkiler üzerine ısınsa da biz ilişkilerin ilk başladığı yere, ana rahmine doğru zamanı geri saracağız. Kasım Ördek’in Birlikte, Yalnız (2022) filmi üzerinden hep yaklaşan fakat hiç dokunmayan Sevgi ve Doğan karakterlerinin kendi yörüngelerinde umarsız dönüşlerine bakıp yazgımızı yoklayacağız.

Ne idüğü belirsiz iki genç. Oğlanın adı Doğan kızınki Sevgi. Bugüne kadar yaşamayı ve hala özgür olmayı nasıl başardıklarını bilmiyoruz. Bugünlerde ise araba çalıp hurdacıya satarak hayatlarını sürdürüyorlar. Arka koltuktan sessizce dâhil oluyoruz hikayeye. Olaylar hızlı gelişiyor. Bir araba çalıyorlar. Çalınan arabanın arka koltuğundaki bebeği Doğan fark etmiyor ve öylece veriyor arabayı hurdacıya. Çocuğun preste ezildiği sanılıyor. Sonra öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Bu durum çift arasında bir kriz yaratıyor. Oluşan derin çatlaktan çiftin biriktirdikleri de dökülüyor ve bir yüzleşmeye gidiliyor. Filmin sonuna kadar yüzleşmeyi karakterlerin yaşadığını düşünürken aslında çiftin birbirileriyle alakalı her şeyi bildikleri, birleşemeyecek kadar uzaklaştıkları, buna karşın çözülüp kopamayacak kadar girift bağlar ile bağlı olduklarıyla seyirci olarak biz yüzleşiyoruz. Sevgi ve Doğan’ın hikâyesine ortadan bir yerden giriyor biraz eşlik ediyor ve sonra dışarı atılıyoruz. Fakat tekrar girsek de muhtemelen farklı şeyler göremeyeceğiz. Belirsizliğin insanın karşısına ne getireceğinin belli olmadığı bir evrende, kenti kast ediyorum, kucağına ve karşısına ne gelirse gelsin aynı döngüye kapılıp eylemsizliğin kucağına kendisi düşen iki insan… Onulmaz, aşılmaz, kocaman bir köprü ayağı.

Filmin yönetmeni final ile alakalı bazı kararsızlıklar yaşandığını anlatıyor bir röportajda. Sevgi ve Doğan’ı birleştirip ya da koparıp katharsis yaşatmayı düşünmüş müdür, bilmiyoruz. Fakat sonuçta yönetmen kararsızlığa karar veriyor… Karakterlerini anlıyor. Yapamayacaklarına kanaat getiriyor ki hem karakterleri canlandıran oyuncular hem yönetmen hem de Sevgi ve Doğan karakterleri arasında üst düzey bir tele ilişkisi kurulduğunu anlıyoruz.  Çünkü ortaya çıkan ürün hepsine uyumlu görünüyor. Bu kararsızlık eserin akışına oldukça uygun en başta. Müthiş bir kararsızlık tınısı sürüp gidiyor. Kararsızlıklar haliyle zıtlıklar üzerine kuruluyor. Tezatlıklar filmin ismiyle başlıyor: Birlikte, Yalnız. Sonuna kadar da akıp gidiyor. Birlikte mi, yalnız mı? Ne birlikte ne yalnız. Hem birlikte hem yalnız. Yalanlar, uyumsuzluklar, kavgalar arasında sevişmeler, aşk ve tutku da aynı şiddetiyle yaşamaya devam ediyor.

Sevgi son derece tedirgin iken Doğan çok rahat. Sevgi annesini arayacak oluyor vazgeçiyor. Doğan’ın telefonu bile yok, hiçbir bağı yok ama Sevgi ile var gibi davranıyor. Saf çıkarcı. Egoya uyumlu. Doğan kendine dair hiçbir çelişki barındırmıyor. Kendinden emin. Sadece ihtiyaçları var. Onlar için yaşıyor ve hedonist görünüyor. Duygusal ve sosyal rolleri sanki hiç gelişmemiş. Film boyunca pişman olduğunu gördüğümüz sahneler öyle olmadığı ve yine kendiyle alakalı bir çıkarın peşinde olduğu gerçeğiyle bitiyor. Bebeğin preste ezildiğini sandığında artık kendini savunamaz hale geliyor fakat pişmanlığı eyleme de dökemiyor. Muhtemelen kendi geleceği adına yıkılıp yere çöküyor sadece. Bebeğin yaşadığını anlayınca yeniden üste çıkıyor. Çünkü sosyal rolleri gerçek değil. Antisosyal bir görüntü çiziyor. Sevgilisine bile sürekli yalan söylüyor ve bundan hiç çekinmiyor. Onun kolyesini saklayarak en sıkıştığı anda ortaya çıkarması ve Sevgi’yi manipüle etmesi çok usta bir psikopat olduğunu kanıtlıyor. Burada yönetmenin hakkını vermek lazım. O kolye verme anına kadar Doğan gözümüzde bencil bir serseri iken o an bir psikopat olduğunu anlıyoruz. Kevin Dutton, Olağan Psikopatlar adlı kitabında psikopatların eylemlerini gerçekleştirirken nabızlarının hiç yükselmediğini araştıran çalışmaları derler. Yönetmen de bu sahneye kadar bu meseleyi sükûnetle koruyor. Bu sahnede ise karakteri önümüze atıyor. Doğan kolyeyi verirken Norman Bates edasıyla salınıyor ve kılı bile kıpırdamıyor. Yönetmen kaçıran ve tekrar izlemek isteyenler için finale aynı pozun daha kirli bir banyosunu yerleştiriyor. Filmin adı gibi Doğan da kendi adıyla bir tezat oluşturuyor. Doğan bütün bu bebek narsisizmi haliyle hiç doğmamış bir bebeği andırıyor. O yüzden arabasız kaldığı anda duygusal rolleri devreye giriyor ve onun peşinden koşmaya başlıyor. Sevgi onu bırakıp gittiğinde Doğan küçük bir mobilet çalıyor ve onu takip ediyor. Yüzünde çaresizliği ve gerginliği sonuna kadar gösteriyor. Atılmış, ana rahminden fırlatılmış olarak sokakları hızlıca geçip arabaya yani Sevgi’ye ulaşmaya çalışıyor. Anlıyoruz ki onu bu ilişkide tutan ve gitmesini engelleyen sıkı bağlardan birisi bu. Arabasızlık ona son derece güvensiz hissettiriyor. Tıpkı Derviş Zaim’in Mahsun’u gibi kapalıyı, kutuyu, güveni anne karnını arayıp duruyor. Farklı olarak ise Mahsun çaldığı araçlarda sadece uyumayı seçerken, Doğan ele geçirdiği arabaları paramparça ediyor.

Bu ilişkide başlatıcı olanın, zorlayıcı olanın Doğan olduğunu anlamak güç değil. Fakat Sevgi’nin de nasıl bir yumuşak karından ona bağlandığına dair iz sürmek gerekiyor. Sevgi her defasında tedirgin oluyor. Film boyunca pişmanlıklarına yenilerini ekliyor. O suça Doğan gibi rahat yaklaşamıyor. Korkuyor, üzülüyor, öfkeleniyor, seviniyor. Duyguları çok hızlı değişiyor. Onları düzenleyemiyor. Karşısındaki usta duygusal istilacı onu çok kolay ele geçiyor bu yüzden. Her defasında yeniden düşüyor. Doğan hurdacıyla konuşurken Sevgi’nin biraz rahatladığını görüyoruz. Kendi halinde dolaşıyor. Filmin başından beri ısınan ihtiyacı eyleme dökülüyor. Yuvada yemek bekleyen yavru kuş gibi ağzını tamamen açıp göğe kaldırıyor. Sevgi’nin ağzı, boğazı, dudaklarıyla alakalı filmin bir katman ördüğü belli. Bu dokunun beslenme, doyurulma gibi birçok anlama yorulması mümkün. Fakat biz bu ilişkide onu bağımlı eden yönüne dair çatımızı bu çerçeve üzerine açlık olarak kurabiliriz. Sevgi’nin açlığı besin açlığı, aile açlığı, sevgi açlığı ve başka şeylere dair olabilir. Önemli de değil. Önemli olan aç olması ve Doğan’nın yer yer bunu karşılaması, onu doyurması. Yavru kuşların ağzını tamamen açıp yuvadan uzanarak bağırmaları aslında bir intihar biçimi olarak da algılanabilir. Konuyla alakalı evrim yazıları ilgililerini bekliyor. Yaşamda kalmak için, açlıktan ölmemek için ölümü göze almak. Çünkü bu eylem, ağzını açıp bağırmak, anne kuşu çağırabileceği gibi yırtıcıları da yuvaya davet etmek anlamına geliyor. Sevgi de her an yok olma tehdidi altında karnını doyurmaya çalışıyor.

Sevgi bebeği alıp kaçınca Doğan’ı terk ettiğini düşünüyoruz. Fakat karakterlerin ikisinin de böyle bir şey yapamayacağını birbiri hakkında aslında tamamen bilgi sahibi olduklarını köprü altında hemen buluşabildiklerinde anlıyoruz. Doğan da Sevgi de kimin nereye gideceğini çok iyi biliyor. Sevgi yine duygusunun etkisiyle Doğan’a anahtarı veriyor ve bitti diyor. Fakat Doğan kaybolan kolyeyi çıkarıp verince Sevgi’nin geri geleceğini biliyor. Sevgi bu kez yine bir açlığı doyurmak adına yelkenleri suya indirip Doğan’dan yardım istiyor. Bu kez bebeğin açlığı. Doğan ve Sevgi sonunda yine kendi çıkmazlarında donup kalıyor. Doğan mama için su almaya gittiği kahvede maça gözü takılıp kalırken, Sevgi aç bitap düşmüş bebeği kendi kolyesiyle avutuyor. Film güya birlikte ve katiyen yalnız bir perdede sonlanıyor.

Doğum bir ceza mı yoksa mucize mi? Hepimiz bir kucağa doğuyoruz. Aslında bu kucak hep kendi kucağımız mı? Kendimizden başka bir şey var mı? Anne karnı bir zindan mı yoksa korunaklı bir yuva mı? Dünyaya gelip özgürleşiyor muyuz yoksa buraya düşüyor muyuz? Cenin kelimesi örtülü ve korunan anlamına geliyor. Cennet de aynı kelimeden türüyor. Aklın örtülü olması anlamına gelen cinnetin kaynağı da aynı. Varlığımızın referansı olarak ben dehlizinin ürkütücü uğultusu bir anlam üretmekten yoksun çınlayıp duruyor. Bize var olduğumuz hissettirebilecek tek şey ise ufak tefek batıp duran başkalarının dikenleri. Soğukta bekleşen kirpiler gibi bir yol buluyoruz. Batmasa nereden bilecektik canımızın olduğunu ve bazen yandığını. Belki de Moreno haklıdır: “İlişkisi olmayan kişi bir kurgudan ibarettir.”


Diğer Yazılar

son abdalın düşkünlük kabul töreninde söyledikleri

senin için güzelher şey senin içinellerim senin, gözlerimdünyanın bin bir türlü hali,bu sonsuz mavi uçurumdan dü…

pipim

Göstermem yakışık almazBuyrun anlatayım:Pipimin en tepesinde küçük bir pusula bulunurErekte olduğumda tam yere paral…

I find love

Bir zihni nasıl görünür kılarsınız? Bu soruya bir edebiyatçı cevap verecek olsaydı, “Kelimelerin kaosunda, durulmaz …



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .