© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

diyalog: Gündüz Vassaf – I. Kısım

Ocak 25, 2024

Paylaş

“Niçin yaşıyorum sorusunun gün sonuna kadar cevabını verememişsen intihar etmişsin gibi yaşıyorsun demektir.”

apart-ta-kiler’in kalem düşkünlerinden Biriz Öztüzemen ve Bilgen Özbay’ın, Gündüz Vassaf ile bu Sokratvari sözünü kulağa küpe yaparak gerçekleştirdikleri nehir söyleşide; ölümsüzlüğü, sanatı, sanatçıyı, sansürü, tutsaklığı, determinizmi, toplumsal şizofreniyi, Doğu’yu Batı’yı, totalitarizmi, intiharı, yapay zekayı ve daha pek çok kavramı, olguyu, olayı tartışıyorlar. Bu sırada yelkenler ise epey rüzgâr alıyor, coştukça coşuyorlar… Üç bölümlük söyleşinin ilk kısmına buyursunlar.

                                                                         ***                   

Biriz: Bir uçak kazası olur, bir Japon ile bir Kanadalı kurtulur sadece kazadan. Ormanda yürümeye başlarlar. Bir süre sonra karşılarına bir kaplan çıkar. Japon hızla bağcıklarını sağlamlaştırmaya başlar. Kanadalı ona şöyle bir bakar, alaycı bir ifadeyle “Bir kaplanı geçebileceğini mi düşünüyorsun?” diye sorar. Japon da “Seni geçmem yeterli olacaktır,” diye cevap verir. Çok sevdiğim bu anekdotta sonunda ölüm korkusu olsa da dünya olarak böyle bir noktaya geldiğimizi düşünüyorum. Gitgide değerlerimizi kaybediyoruz maalesef. Ortak değerler inşa etmede en güçlü ideolojinin sanat özelinde sinema ve edebiyat olduğu kanısındayım. Evrensel hikâyelerde ötekinin acısını da tatlısını da görebilmek, tüm ideolojilerin ötesine geçebilmek çok önemli. Son kitabınız Everest Yayınları’ndan çıkan Ressamın İsyanı’nı okurken hissettiklerim bu değerlerdi. Bu ortak değerler. Siz ne dersiniz?

Gündüz Vassaf: Yani ben kurtulacağım, sen öleceksin. Yani senden öncü olacağım. Yaşam yarışını, yaşamı ben kazanacağım. Sen ölerek kaybedeceksin. Kazanmak üzerine. Evet, günümüzde de çok var bu. Kazanmak, başarılı olmak vesaire. En ufak bir elektrik borcunuz için telefon ettiğinizde bile ikiyi bastığınızda başardınız diye mesajlar geliyor. Evet, bu anekdot değil gerçek şimdi. Sekiz dokuz yıldır Nazım Hikmet kampları yapıyoruz. Toplum Gönüllüleri ile birlikte ve kampta voleybol da var. Voleybolda kazanmak ve kaybetmek var, birçok şeyde olduğu gibi. Bu kazanmak ve kaybetmek benim hiç hoşuma giden şeyler değil. Kazanmak duygusu da hoşuma gitmiyor, kaybetmek de. Onun için voleybolun kurallarını değiştirdim. Ne kazanan var ne kaybeden. Oyun bittiği zaman herkes kazanmış, herkes kaybetmiş oluyor. Harika… Kazanmak korkunç bir iktidar sağlıyor bize. Kaybetmek üzüntü verebiliyor, kompleks verebiliyor. Bunu kaldırmamız bizim meselemiz. Hayat da bir yerde bir oyun. Oynadığımız oyunun, kural demek istemiyorum ama işleyiş biçimini değiştirerek… Bu sanatta da var tabii ki, sanata da yansıyor. Başarılı olmak istiyor sanatkâr. Alkışı da istiyor haliyle. Aklımda Zehra Yılmaz var. Opera sanatçısı. Bir yerde ya kendisi söylüyor veyahut da Aydın Gün onun için yazmış. “Sanatçı… Hep kaybedeceksin,” diyor. “Hep yenilecek misin? Eğer kazandığınızı zannediyorsanız, başarılı olduğunuzu zannediyorsanız, sanatının icrasında, işte bu oldu diyorsanız, artık senin çöküşün başlamış, sanat bitmiştir.” Hep daha iyisini de yapmak değil, hatta kendinde iyi de kötü bir kelime. Hep yeni şeyler keşfetmek, yeni diller keşfetmek, hem sanatında hem kendinde…

Biriz: Her gerçek yazarın, burada gerçeğin altını çiziyorum, hayatta tek ciddi bir derdi olduğu söylenir. Bu bir varoluş sancısı da olabilir, geçmişten kalan bir travma da. Eserlerinde bunu hep aşmaya çalışsa da bir türlü başaramayıp ölüp giden pek çok iyi sanatçı ve yazar olduğunu da biliyoruz. Hem ülkemizde hem de dünyada. Sizin yazın hayatınızda böyle bir derdiniz var mı bize açıkça dile getirebileceğiniz?

Gündüz Vassaf: His ve kendimden şikâyet şu. Yazdıkça, yazarken, okurken de, ne kadar aitlik varsa hepsinden kopuyorum. Kopuyorum çünkü başka bir yolculuktayım. Yani kendimden özgürleşmek diyorum, oynuyorum. Sizle rahatlıkla oynayamam. Gene sizle de oynarım, annemle de oynarım, devlet başkanıyla da oynarım ama daha belirli bir sınırlar içinde. Sizi de üzmemek için belki kızdırmamak için ilişki, diyalog kurabilmek için. Ama sanatı, o diyaloğu sade kendinizle kuruyorsunuz ve tamamıyla çırılçıplak. Yalan söylemiyorsanız, kaçmıyorsanız, sansür yapmıyorsanız tamamıyla kendinizden kopabiliyorsunuz. Fakat bunun olumsuz tarafı kendimden şikâyetim. Bir şey yapmaya saplanıyorsunuz yine. Ben bir şey yapıyorum. Sanatta herkesin farklı çalışma biçimi var. Sabah akşam şunu şöyle yaparak bunu böyle yapmayarak, fakat niçin yapıyoruz? İlle yapmamız şart mı? Nedir bu ego ki illa ben bir şey yapacağım, kendimi kime kanıtlayacağım? Yani martıya bakıyorum, öyle olduğu yerde duruyor on dakika, on beş dakika, yarım saat belki daha çok, fakat onu daha çok seyretmeye bile, yarım saatten çok orada duracak mı diye seyretmeye bile sabrım olmuyor bazen, başka bir şeye takılıyorum, o başka bir şey çalıyor. Beyaz sincap. Kimi ermiş kişiler belki soyunabiliyorlar. Sürekli meditasyon yapan, ama meditasyonda aklı fikri nerde bilmiyorum. Yani boşal diyorlar, sıfırdan kendin diyorlar. Onun pek mümkün olduğunu sanmıyorum. Çünkü yaşam kaçınılmaz olarak duyularımızla, o beş duyudan da daha fazla duyumuz var. Duyularımızla yaşam bizi hep çağırıyor. Çağırırken de sadece o sincap değil çağıran, ben de kendimi çağırıyorum çünkü sincaba baktığımın bilincindeyim. Evet, bunda da kendimden şikayetim. Keşke sincaba baktığımın bilincinde olmasam ama olmuyor.

Bilgen: İlk defa roman yazdınız. Ressamın İsyanı’na son dokunuşu yaptığınızda törpülendiğini ya da tamamen yok olduğunu ya da eklendiğini düşündüğünüz olumsuz ya da olumlu bir duygunuz oldu mu? Aslında işin özü roman öncesi ve sonrasında Gündüz Vassaf’ta bir fark var mıydı? Bir de merak ettiğim bir konu daha var. Romanınızı yakın dostunuz rahmetli Mehmet Hikmet’e bir selam duruşu sayabilir miyiz?

Gündüz Vassaf: Duygulandım şimdi. Gözlerimi yaşarttınız. Mehmet Ortigia’ya geldi. Bu resmin olduğu yere, Caravaggio’nun Azize Lucia’nın Gömülüşü resminin olduğu yere geldi. Bir sefer beraberdik. “Ya bu resimde ne görüyorsun? Berbat bir resim” dediğini hatırlıyorum. Hakikaten bence de, bence de berbat bir resim ama bilmiyordum arkasından yedi yıl yaşayacağımı, o resmin kitabını yazacağımı… Sorunuza cevap mı bilmiyorum ama kendimden soyunduğumu hissediyorum. Ne kadar? Kendime yalanın, sansürün vesaire varsa kitaptaki çeşitli karakterler aracılığıyla, başkarakter aracılığıyla da hepsini döktüğümü hissediyorum. Paylaştığımı hissediyorum ama bu arındım demek değil. Onları dökerken kim bilir başka neler giymeye başladım onu da anlayabilmem için belki başka bir kitap yazmam lazım ama korkuyorum yeni bir kitap yazmaktan. Yedi yıl uzun bir zamandı. Hiç seyahat etmemişim neredeyse. Yani resim peşinde seyahatler dışında, Avrupa’da çeşitli müzeler, şu bu… Canım seyahat etmek istiyor ve daha da çok sincap gibi olmak istiyor. Belki yakında bir seyahat olacak.

Bilgen: Biz de hevesle bekleyeceğiz ve sindire sindire okumaya devam edeceğiz. Çünkü tek solukta okunabilir bir roman değil. Öyle olduğunda haksızlık ederiz gibi geliyor.

Gündüz Vassaf: Ama kast ettiğim seyahat yeni bir kitap değil. Milattan önce 2200 de yapılan bir gemi var, Urla’da Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde. Çıkarmışlar, replikasını yapmışlar, İzmir’den İskenderiye’ye geri götürüp getirmişler. Şimdi de belki Urla’dan Barselona’ya, İspanya’ya gidecek. Ben de geminin seyir defterini tutabilir miyim diye sordum. Belki öyle bir yolculuğa çıkacağım. Yani bir şey yapacaksam bu bir seyir defteri olacak.

Biriz: Zaten bir röportajınızda dinledim. Artık bir müddet durmak istiyorum diyorsunuz. Böyle bir durmak, yanıma bir kitap bile almadan dinlenmek. Çok iyi anlayabiliyorum. Yedi yıl uzun bir süreç. Uzaklaşmak da zaman zaman gerekiyor sanırım.

Gündüz Vassaf: Evet, başka bir dil. Tek başına kalmak değil ama tanımadığın bir ortamda, bilmediğin bir yolda gidebilmek müthiş bir ayrıcalık. Bakalım kabul edecekler mi?

Biriz: Kitabınızın başında, Ortigia bölümünde, “Yazdıklarım kendimden hesap sormanın vesilesi. Onu sorguladıkça kaçacak mı benden? Onu yazdıkça değişecek miyim? Sonunda kendimi ne kadar tanıyacağım?” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Bir röportajınızda da eğlenmek için yazdım dediniz. Ben ona aslında çok inanmadım. Orada öylesine söylenmiş bir şey gibi geldi bana. Çünkü tamam, roman yazmak eğlenceli, ben de bir roman yazdım, çok eğlendim. Benimki de çok uzun bir süreçti. Ama asıl derdin eğlenmek olduğunu da düşünmediğinizi biliyorum. Zaten kitabın başında da bunu belirtmişsiniz.

Gündüz Vassaf: Yani bazı oyunlar çıkınca metin içinde eğlendiğimi hissediyorum. Karakterlerim benim de beklemediğim bir şey yaptıklarını gördüğüm zaman o da bir tür eğlence. Fakat sorun şu. Ve endişe… Yazarken hep merak ettim, Goethe, Genç Werther’in öyküsünü yazarken… Platonik bir aşk. Ve platonik kalıyor. Bir delikanlıyla kendisinden yaşlı bir asilzade… Kitap yazılıyor, okunuyor ve Almanya’da istatistiğini görmedim, sayısını hiç görmedim fakat onu benimseyen gençler kitapta söz edildiği gibi, onun gibi giyinip, mavi ceket, altın düğmeler vesaire, intihar ediyorlar. Kuvvetli bir kitap. Acaba pişman oldu mu bu kitabı yazdıktan sonra, bu gençler benim yazdıklarımdan etkilenip intihar ettiler diye? Yoksa şöyle bir durum da olabilir. Zaten intihara meyilliydi bu kişiler. Herhangi başka bir şeyden de edebilirlerdi. Ama zarar vermemek çok az düşündüğümüz bir şey, hele yaratırken. Mesela aklıma Einstein geliyor, büyük yaratıcı, Amerika başkanına mektup yazıyor; aman şu bombayı yapalım, yoksa Almanlar yapacak, savaşı onlar kazanacak diye. Yahu diyorum, o bomba olmasaydı da, Almanlar yapsaydı da savaşı da kazansalardı, Hitler’in arzu ettiği o yüz yıllık iktidar da, yüz yıl sürseydi, acılar çekilseydi… Bugün yaşadığımız nükleer tehdit hepimizin sonunu getirecek olmazdı. Burada bir ahlak söz konusu. Merakın dizginlenmesi söz konusu. Kaş yapayım derken göz çıkarmak söz konusu. Bu sanatta da var, bilimde de var, insan ilişkilerinde de var. Her yerde var. Ve bunun ahlakı daha çok geliştirilemedi. Üstünde durulan bir şey de değil. Kaş yaparken göz çıkarma yani. Özet, zarar vermemeye gayret ettim Ressamın İsyanı’nı yazarken.  Kitabımın tekrar üstünden geçtiğimde zararlı bir şey göremedim. Umarım öyledir.

Biriz: İntihardan bahsettik. Kitabınızda, “Garip bir türüz” diyorsunuz, “Canına kıyıp intihar eden bizden başkası yok.” Böyle bir çıkarmanız da var. Bu yargıdan, özgür iradeye inandığınız sonucu doğsa da aslında, sormak istiyorum. Özellikle bir psikolog olarak determinizme bakışınız nedir?

Gündüz Vassaf: Sadece bizim türümüz değil, bütün türler… Hatta canlının ortaya çıkması… Domatesin de, papatyanın da, timsahın da. Yani Darwin’den bildiğimiz en azından. Hepsi tesadüf, mutasyon ve tesadüf ve o tesadüfler azıcık, bir milimlik başka türlü gelişseydi bambaşka türde canlılar olacaktı. Her şeyi tesadüf görüyorum, evreni de tesadüf görüyorum, açıklayamıyorum zaten. Neden sonuçla, mantıkla açıklamaya çalışıyoruz. Kaosu kozmosa dönüştürmeye çalışıyoruz. Belirsizliğe kural vermeye çalışıyoruz. Anlamaya çalışıyoruz ki o bize azıcık güven versin diye. İşte gök gürültüsünün tanrısı vardı. Onun için adak sunuyorduk. Onu kızdırmamaya çalışıyorduk ki o gürültü bize zarar getirmesin diye. Artık gök gürültüsünü hesapça bildiğimiz için nedenini yani gaipten gelmediğini bildiğimiz için daha rahatız. Yine de korkuyoruz bazen, hele çocuklar çok korkuyor ama biz bilimsel bir açıklamayı bildiğimiz düşüncesiyle, ona merak etme diyoruz. Tarihte yaşadığımız her şey de tesadüf. Mutasyonlar sonucu… Fransız Devrimi. Bütün devrimler tesadüf. Belirli koşullarda belirli insanların olduğu yerde iklim o gün nasıldıysa, haberlerde kim kimi dövdü, sevdiyse. Hepsinin yan yana gelmesi tarih dediğimiz olayları yaratıyor. Yoksa tarihimizde hiçbir şey kaçınılmaz değildi. Yaşam olduğu müddetçe sürecek bir tarih ama determinizmi hiçbir zaman tarihte görmedim. Yani çok temel; avcı toplayıcıdan geldik, tarıma geçtik, sanayiye geçtik. O kadar da basit değil. Aynı zamanda hem avcı toplayıcı hem de tarım toplumları var. Yılın bazı ayları tarımla uğraşıyor, bazı ayları avcı toplayıcılık ile uğraşıyor ve bizim artık sanayi sonrası bile dönemde, yapay zekâ döneminde de hala toplayacağız. Kiraz topluyoruz, üzüm topluyoruz. Geride kalmış bir şey değil bu. Topladığımız çok şey var. Onun için böyle bir determinizm hiçbir zaman görmedim. Ne Freud’da gördüm ne tarih yazımında gördüm. Yani fizikte de gördüğümü söyleyemem çünkü bilmediğimiz çok şey var. Yani yüzde 95 deniliyor. Kara enerji ve kara madde. Evrenin yüzde doksan beşi veya daha fazlası, o zaman neyin determinizm mi? Yine bir kaosun içindeyiz.

Bilgen: Ama her durumda zihinlerimiz hep neden sonuç ilişkisine şartlanmış gibi ya da sizin söyleminizle bir kaos içerisindeyiz ama zihin hep bir düzene oturtma telaşında. Bu durumda sanatçının bu konuya bakışı, duruşu bir isyan mıdır determinizme? Eğer böyleyse sanatçı bunun bilincinde midir? Genelde sanatçı hisseder ama bilincine getiremez ya, o hissiyle ortaya çıkartır eserini. Bu durumda o his bir başkaldırı olarak mı ortaya çıkar?

Gündüz Vassaf: Bence öyle. Sanatçı, şöyle bir sanatçı değilse, formüllerle yazan, bir formül tutturmuş… Birçoğu öyle. Çok az özgün sanat ve sanatçı var. Öyle değilse, özgünse, sadece topluma değil, tanrı varsa tanrıya falan değil, kendisine bir başkaldırı her şeyden önce çünkü yeni benler yaşıyor yazınca. Şiirle de, dansla da başka benler buluyor. Ve o kadar doğru benleri bulmaktan mutlu ki yani kendi kokusundan, kendi dokusundan, kendi yarattığından çocuk doğurmuş gibi, bu benim, benden çıktı diye seviniyor. Kaba tabirle. Yani osurduğumuz zaman bile bu bizim kokumuz. Tanıdık bir koku, koku varlığımızın bir şeyi o aynı zamanda, aksi sedası neredeyse bir kanıtı. Sanat da öyle bir şey, varlığımız… Ve düşünün, hepimiz bir sanatkârız, o bizden alınıyor maalesef. Yani çocuğu düşünün, yürürken dans da ediyor. Beş, altı, yedi yaşındaki çocuğa bakın, hepsi farklı farklı bir dans yaratıyor. Resim yapıyor, şarkı söylüyor, tempo tutuyor, yaratıyor devamlı ama biz ona yaratmamasını öğretiyoruz. Toplumun ihtiyaçlarına, beklentilerine uyum sağlaması için o sanatı elinden alıyoruz. Onu boş vaktinde yaparsın diyoruz. Ve o nedenle maalesef sanatçı diye de bir meslek çıkıyor. Ve o sanatı yapabilmek çok güç oluyor. Ya paran olacak veyahut inzivada yaşayacaksın, çok azla geçireceksin ama gene de resim için malzeme satın almak lazım, film için, para lazım. Toplum da onu pek vermiyor.

Bilgen: Geçim derdi olmaması gerekiyor değil mi sanatçının bu durumda?

Gündüz Vassaf: Evet. Bir müddet Amsterdam’da oturdum, müzisyenler derneği mi sendikası mı, onlar karar veriyor, kim müzisyen, kim müzisyen değil diye örneğin. Öyle olmalı. Bir karar vermek lazım çünkü. Ve onlara sanatlarını yapabilecek kadar kaynak buluyor. İster bir yılda yapsın, ister iki… Yani ideal dünya o tabii. Reşit Ergener, arkadaşım Boğaziçi Üniversitesi’nde “Şairler ne zaman susacak?” diye bir şiiri var. Şairler ne zaman susacak? Herkes şair olunca… Hepimiz şairiz, hepimiz ressamız, hepimiz müzisyeniz, dansçıyız. Yani yazık bize, kendimize yazık.

Biriz: Bence de determinizm ve sanat bağlamı oldukça karışık bir yapı. Üzerine saatlerce konuşabileceğimiz bir durum var ortada ama kısaca fikrimi söylemek istiyorum. Sanatın özerkliği, her şeyin ötesinde olması gerektiği durumu iradeyi pekâlâ zorunlu kılıyor. Estetik Modernizm akımı, sanatın her şeyin ötesinde, tüm akımlardan, kavramlardan, kişilerden hatta akımın kendisinden de ayrı, özerk olduğu da düşünüldüğünde determinizm meselesi Apart olarak bize de uzak bir anlayış değil zaten. Hani özgür irade olmadan bir sanat eseri ortaya koyma olgusu çok gerçekçi gelmiyor. Buradan yazar yapıt denklemine gelelim. Buna bakışınızı biraz daha açmanızı rica edeceğim sizden. Yani yazarın yaşamı ve yapıtları arasında bir koşutluk illaki var mı? Sizin romanınızda hangisi sizsiniz, hangisi kahraman, anlatıcı? Hani biz bazı şeyleri tahmin ediyoruz ama bununla ilgili biraz görüşlerinizi almak istiyorum.

Gündüz Vassaf: Da Vinci’nin “Her ressam kendi resmini yapar,” kalıbı… Resim ne olursa olsun. Da Vinci pek çiçek yapmadı ama çiçek yapsa bile çiçeği farklı yapışında, kendine özgü yapışında kendinden bir şey yansıtıyor. Yazar ne kadar kendisini çekinmeden, korkmadan, rahatlıkla yansıtırsa veya dansçı veya müzisyen; o samimi oluyor. Yani kendisiyle olan samimiyetini herkes ile paylaşmış oluyor. O samimiyeti de anlıyoruz, sevelim, sevmeyelim ama özgün bir eser oluyor. Çoğumuz çoğu zaman onu yapmıyoruz. Birçok nedeni var yapmamamızın. Sansürden korkmak, utanmak falan filan. Bunlar tabii ki var. Fakat dünya şöyle iken, bugün böyle olaylar olurken ben böyle bir şey yapmamalıyım. Özellikle güzel şeyler yapmalıyım, eğlendirici şeyler yapmalıyım, güldürücü şeyler yapmalıyım. Beni kınarlar. Özellikle güzel bir şey yapmamalıyım.  Güldürücü şey yapmamalıyım. Karikatür yapacaksam mutlaka birisine batırmalıyım. Madem bu kadar adaletsiz bir dünya o zaman ben ya susacağım ya adaletsizlikle ilgili bir şey yapacağım sanatımda. Şöyle bir örnek, geçen gün, Tulin pazarı, herkes alışveriş yapıyor. Birisi arya atmağa başladı. Herkes duraksadı nereden geliyor diye. Bakıyoruz domates satan adam arya söylüyor. Sonra yavaş yavaş bütün alışveriş yapanlar söylemeye başlıyor, iki üç dakika. Coştum. Âdetim değil böyle şeyleri yollamak, çünkü başkasından vakit çalıyoruz, başkası da beğenecek mi diye. Nitekim birisi bana, “Valla” dedi, “Dünyanın bu halinde benim içimden hiçbir şey gelmiyor, bundan hoşlanmak…” Haklı. Çünkü acısına hitap edecek bir şeyi arıyor, haksızlığa hitap edecek bir şey arıyor. Çok saygı duyduğum, sevdiğim bir sanatkâr bunu söyleyen. Fakat bu sanat olmasa, bu şarkı olmasa, sevgi olmasa… Çünkü ben düzene karşı çıktığım zaman her ne kadar insanı sevdiğim için karşı çıkıyorsam da içimde bir öfke var, bir acı var. O sırf sizin demin sözünü ettiğiniz estetiğin ve güzelin birleştiği bir yerde iyi hissediyoruz kendimizi ve hele her şeyin kötüye gittiğini düşündüğümüz ortamlarda iyi hissedebilmeliyiz kendimizi. Kendimizi iyi hissedebilelim ki üstesinden gelelim. Kendimize güvenelim, güçlü olalım. Ölüm kamplarında bile, Nazilerin ölüm kamplarında bile sanat var. Mahkûmlar dans ediyor, şarkı söylüyor, fıkra üretiyorlar, gülüyorlar. Son ana kadar.

Bilgen: Yadsınamaz bir ihtiyaç değil mi hocam?

Gündüz Vassaf: Yadsınamaz bir ihtiyaç. Ölüme giderken bile, kurşuna dizilirken bile espri yapanlar var.

Biriz: Çok haklısınız. Yani böyle sürekli o acıda kalma hali, o beklenti, dışarıdan beklenti, benim de çok hoşuma gitmiyor aslında. Gerçeği de bilmiyoruz, hakikati de bilmiyoruz. Şimdi o sizi yargılayan kişi, acaba şu anda olup biteni, belki savaştan bahsediyordu, İsrail Filistin savaşından, ne kadar duyumsuyor, bunun ne kadar acısını çekiyor? Siz ne kadar çekiyorsunuz? Yani siz orada bir şey paylaştınız diye o acıyı çekmiyorsunuz anlamına gelmez. Bu hepimiz için geçerli. Ve işte sanat iyileştirir dediğimiz de bu. Yani biraz sanatla iyileşmeye çalışıyoruz. Yoksa ayakta kalabilmek mümkün değil.

Gündüz Vassaf: Bir de aynı anda, aynı şekilde etkilenmiyoruz tabii. Yani aynı tepkiyi ben de gösterebilirdim. Yani İsrail, Gazze, savaş diyorlar ama savaş değil. O kadar tek taraflı ki, şaşıyorum savaş demelerine. Çünkü şu kadar Filistinli öldü diye haberler geliyor, bir İsrailli öldürüldü diye hiç haber okumadım son zamanlarda. Neyse. Ama neyi ne zaman duyduğumuz ile ilgili. Ben de böyle inmişken o sanatta kendimi, sanatta acımı abartarak diyeceğim, kendi acımı sahiplenerek, fazlası ile sahiplenerek, abartarak kendimi dünyaya kapatıyorum. Yani gülmeye kapatıyorum, o acıyı abartmam demek.

5-6 Ocak 2024


Diğer Yazılar

bir dakika

Dış kapıdan çıktım. Sokağa adım atınca Gizli Yüz’ü biraz düşündüm. Bu filmleri böyle anlaşılmaz ve soğuk yapan şeyle…

Name As A Form Of Home: Writing on Qinyuan Lei’s “The One Who Runs Away Is the Ghost”

International Documentary Film Festival Amsterdam (IDFA) is known as a safe bet for works involving highly personal…

after hours

We made it -Not a lie!- We’ve made everything -roar a hurray to us!- We’ve created a pulp electri…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .