© 2022 Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .

bir reddediş olarak intihar

Haziran 13, 2023
Kasım Hasan Ünal

Paylaş

Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde “İntihar, bir kaçış değil, reddediştir” der. Cüretkâr bir iddia
mı? Belki de. Cüretkâr diyorum çünkü çoğu zaman intihar kararı ile intihar anını birbirine
karıştırıyoruz. Çünkü ikisi birbirinden çok başka ve uzakta bir ruh hali olsa gerek. Bu, karar
almak ile yaşamak arasındaki yadsınamaz farklılıktır.

İntiharın özgür birey tarafından alınabilir olduğu kadar bir tür toplumsal cinayet olduğu da
kabul edilebilir. Belki de toplumsal cinayet olarak kabul edilmesi böylesi iddialar karşısında
fail olan toplumun yerine her zaman intihar eylemini gerçekleştiren kişinin gözünden bakma
kolaylığımıza neden oluyordur. Nihayetinde en içten bildiğimiz bir şey var ki bu cinayette
muhtemel bir parmağımız olduğu gerçeği.

Toplumsal cinayet, yani toplumun bürokrasi, din ve geleneği kullanarak kişiyi ölüme mecbur
bırakması her ne kadar Kafkaesk bir anlatım gibi görünse de hayatın organik yanlarından biri
olduğu aşikâr. Yoksa Josef K.’nın cezasının suçunu öğrenmek için girdiği mücadelede, bütün
roman boyunca sergilediği hırçınlığının aksine, boynunu imâni bir teslimiyetle idama
eğmesinin başka ne anlamı olabilir? Yaşam hakkını toplum ilan ettiği gibi onu kişiden alması
da kitleye ait olan bireye en içten yüklenmiş bir öğreti olduğu da iddia edilebilir.

Okuyucu olarak Josef K.’ya karşı içten bir hüzün duyarken neden aynı şekilde suçunun
cezasını çeken Raskolnikov gözümüzde yeniden dirilen bir Lazarus imgesi olarak beliriyor.
Sanırım bunda hem toplumun maktulü hem de aynı zamanda toplumsal bir varlık olarak
maktulün faili olmamızın bir nedeni var. Toplumsal hayatın bütün o “ben bilirim, ben
belirlerim” hallerine karşı Josef K. gibi bir mağdur olduğumuzu hatırlıyor, aynı zamanda
nedeni ne olursa olsun, iki kişiyi öldürmüş olan birinin suçunun itirafı ve topluma karşı
bedelini ödemesinin karşısında toplumsalı belirleyen parçalardan biri olarak onu affediyor,
yeniden topluma kabul ediyoruz.

Bu ikilem kişide gerçekten kaçmayı, oyunlara dalmayı ortaya çıkarıyor.

Dünyaya seslenmek istediğinde gülünç ve yerli kalmanın, toplumuna seslendiğinde ise
yaratıklaştırılmasının arasında kalan Selim Işık gibi. Oğuz Atay, Türk aydının makûs kaderini
Selim Işık üzerinden anlatırken, ölümü seçmeden önce son yaşama uğraşını oyunlar üzerinden veriyordu. Aydın, toplumu tarafından yaratıklaştırıldıktan sonra kovuluyor, sürgün ediliyordu. İşte oyunlar, aydının sürgün edildiği korunaksız bölgeydi. Tanzimat aydınlarının batılı eserler vermeye çabalarken çocuk kalmışlığı, büyüyemeyişleri ve ne dünyaya ne de kendi toplumuna ulaşabilecek bir dil bulamayışları cumhuriyet sonrası aydınlarına miras olarak kalmıştı. Türk aydını, kendine kalan bu mirasın üstüne bir de cumhuriyet politikası tarafından kültür mühendisliğine mazur kalıyordu. Tıpkı Selim Işık gibi Türk aydını da batı ve doğu, toplumu ve idealleri, dili ve politika arasında kalarak bir kimlik bunalımı yaşıyordu.
Böylelikle yaşamda kalabilmek için kovulduğu yerde hayata dokunmayan bir dünyada yaşamaya başlıyordu.

Selim Işık’ın kendisini bir İsa gibi görmesi de bununla ilişkiliydi. Çünkü dünyanın onu anlamadığı gibi bir de kendi halkı onu kurban etmeye kalmıştı. Yaşayabilmek için oyunlara dalmıştı. Bir süre için orada arkadaşlıklar kurdu, anlattı, yazdı, kelimelere yeni anlamlar yükledi, orada sevdi, sevildi. Ama oyun ne kadar güçlü olursa olsun her daim gerçekler oyunları alt ederdi. Selim Işık, oyunlardan çıkıp, kendi olmak istediği sürece bir yaratık olarak görülecek toplumunun karşısına çıktığında ya tahammül edip kendine sunulan yaşamı kabul edecek ya da kendini de yok edecek bir reddediş sergileyecekti. Tutunamayanlar romanının son bölümü olan Selim Işık günlüklerinde onun intihara doğru gittiği süreci okuduğumuzda genel olarak sergileyeceği reddediş eyleminin izlerini görmek pekâlâ mümkün. Ama hastalıklı ve gönlü kırgın bu romantik kahramanın eylemlerindeki muğlaklık onun intiharının bir reddediş mi yoksa bir yenilgi mi olduğu konusunda da ikilem yaratıyor.

Toplumsal cinayetin, medeniyeti inşa eden kültürün değişmez unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu töre, görünürde farklı gibi görünse de yaklaşımı her yerde aynı. Yeni Romantik yazarlardan olduğu için modernist çevrelerce, çağına ayna olamadığı için eleştirilen Hermann Hesse içinde aynı durum söz konusudur. Sadece belki o “kendi içinde cenneti bulma” umuduyla girdiği yolculuğun sonunda oyunda kalabilmiş ve oyunun içinde can vermiş olan şanlı isimlerden biri.

Kişinin, varlığının rüştünü kendine ispat etmek için çıktığı içsel yolculukları genelde konu alan Hesse, belki de tek toplumsal eseri olan Bozkırkurdu’nda aydının intihara sürükleyen toplumsal cinayet olgusunu işlemektedir. Romanın baş kahramanı Harry Haller, burjuva sınıfı içinde yetişmiş, bir köşe yazarıdır. Yalnızdır ve yaklaşan savaşın getireceği yıkımla ilgili korkularının toplumu, özellikle de burjuva sınıfı tarafından görmez gelinmesi üzerine kendi içine doğru bir yok oluş sürecine girer. Onu bu sürece iten en önemli sebep savaş ve klasik fikirlerin korunması yönündeki yazılarına toplumun kulak tıkaması, hatta tıpkı Selim Işık da olduğu gibi toplumunun onu düzen bozucu bir yaratık olarak ilan etmesidir.

Harry Haller, öncesinde bütün Avrupa ve sonrasında dünyayı yıkıma sürükleyecek olan 2.
Dünya Savaşı’nı önceden sezmiştir. İnsanların bariz görünen bu kötü gidişe karşı hiçbir şey
yapmayışları ise teknoloji ve eğlence kültürünün değişimine bir nevi tapmaları ve bu tapınma
karşısında onları medeni bir toplum yapan özlerini kaybetmeleridir. Bir bakıma otobiyografik
roman olarak da kabul edebileceğimiz Bozkırkurdu’nun kahramanı Harry Haller tıpkı romanın
yazarı Hermann Hesse gibi kontrolsüz bir şekilde yaşamın bütün değerlerine sirayet eden ve
gidişatı belirleyen tek unsur olarak kabul edilen teknoloji karşısında hezeyana uğramıştır.
Öyle ki Mozart’ın gramofondan dinlenilmesi karşısında toplumun duyarsızlığı onu ümitsizliğe
sürükler. Harry Haller tıpkı Selim Işık ve Hikmet Benol gibi intihar etmeden önce bir süre için
Hermanie ve Pablo’nun inşa ettiği oyunda yaşam uğraşına girer. Orada gülmeyi öğrenecektir
ve yaşayabilecektir. Ama dediğimiz gibi her daim gerçeklerin oyuna üstün gelmesi Harry
Haller’i intihara sürükler. Gelecek felakete karşı kulaklarını ve gözlerini yuman ve topluma
karşı intihardan başka verilecek bir cevap yoktur.

Harry Haller gibi intiharı topluma karşı bir reddediş olarak gören bir başka roman kahramanı
ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir tür Narkissos metaforu kullanarak yarattığı Mümtaz’ın
aksini temsil eden Suat karakteridir. Fakat Suat, Harry Haller’in aksine 2. Dünya Savaşı’nın
çıkmasını ve ortalığı kasıp kavurup, bütün geleneği yok etmesini istemektedir. Suat için
geleneğin tutsağı olmuş olan toplumun baskısından kurtulmak için toptan bir yıkımdan başka
çare yoktur. Bu yüzden Mümtaz’ın aksine durağanlığı değil hareketi istemektedir. Kendi
dünyasına sağır olan toplumun değişmesi değil yok olması gerekmektedir. Suat, toplumun
onu kovduğu yerde Selim Işık’ın aksine oyununu kendi içine kapanarak değil insanların
dünyasında kurduğu ihtirasla inşa etmiştir. Bunun yanı sıra Suat’ın intiharı diğer kahramanlar
gibi sessiz sedasız değil insanların üzerine bir gölge gibi çöker. Öyle ki öldüğünden sonra bile
hayaleti insanlardan uzakta, kendi içinde oyunlara dalmayı seçmiş olan Mümtaz’ı takip eder.

Hem kendi olmaya hem de ön sezileriyle toplumu uyarmaya, onlarla konuşmaya çabalayan
kişi geleneğin karşısında işte böylece bir sönüş sürecine girer. Yalnızlaşır ve gerçek dışı bir
dünyaya sürgüne gönderilir. Orada kendinden başka bir şey yoktur. Korkuları ve
beklentileriyle baş başa kalır. Farkında olmadan toplumunun tedirginliklerini ve güvenli bölge için her şeyi göze alabilecek törelerini de oyunlarının olduğu dünyaya taşır. Çünkü en temel düşüncelerini ve inançlarını inşa eden toplumunun yine bir parçasıdır. Gerçek dünyaya yeniden dönüşü de kendinden türeyen korkudan kaçışıdır. Ya tahammül edip toplumunun belirlediği kişi olacaktır ya da yaşamdaki son eylemini gerçekleştirerek kendi yaşamına son verecektir. Toplumsal cinayet kişinin hayatında böylelikle tamama ermiş olur. Belki de tıpkı Suat gibi Mümtaz da bir türlü erişemediği huzura böyle erişecektir.


görsel: Triangolo, Martina Franca İtalya (1979) – Mauro Staccioli


Diğer Yazılar

bir dakika

Dış kapıdan çıktım. Sokağa adım atınca Gizli Yüz’ü biraz düşündüm. Bu filmleri böyle anlaşılmaz ve soğuk yapan şeyle…

Name As A Form Of Home: Writing on Qinyuan Lei’s “The One Who Runs Away Is the Ghost”

International Documentary Film Festival Amsterdam (IDFA) is known as a safe bet for works involving highly personal…

after hours

We made it -Not a lie!- We’ve made everything -roar a hurray to us!- We’ve created a pulp electri…



© Tüm hakları saklıdır. Developped by ordek.co .